Başörtüsü yasağının 2006 yılındaki seyrini detaylı bir değerlendirmeyle birlikte sunan bu rapor, gerçeklerle yüzleşmekten bugüne kadar hep kaçınan ve suçluluk psikolojisinin mahsulü olan resmi tarihte kendisine yer bulamayacak olayları tarihe kayıt düşmektedir. İnsanlık dışı uygulamalarla ve utanç vesikalarıyla dolu yasağın kara sayfaları; bir gün tarih olacaksa dahi, yaşanan acılar kesinlikle unutulmayacaktır.
Sorunları şiddetle, baskı ve yasaklarla bastırmaya alışık olan sistem, adalet zemininden uzaklaştıkça kendi sonunu hazırlarken, daha çok şiddete başvurarak kendisini kısır bir döngüye hapsettiğini fark edememektedir. Sorunlar büyüdükçe daha çok katılaşan yapılar, halk üzerindeki egemenliklerini güç ile ilelebet sürdürebilecekleri zannına kapılırken, halkın iradesi üzerindeki ipoteklerinin vadesinin dolduğunu ve meşruiyetini hızla yitirdiğini kabullenememektedir. Böyle bir tabloda, halkın büyük çoğunluluğunun kesin ifadelerle karşı olduğunu ifade ettiği başörtüsü yasağını daha sert uygulamalarla genişletmeye çalışan resmi zihniyet, gerçeklerle hesaplaşma günü geldiğinde nasıl bir sonuçla karşılaşacağı gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınmaktadır.
Başörtüsü yasağını ayakta tutabilmek için her gün yeni bir yöntem arayışı içinde olan ve adeta birbirleriyle yarışan yasakçılar, 2006 yılı içinde birçok utanç vesilesi uygulamaya imza attılar. Atılan bu imzaların sahiplerinin ve yaslandıkları zihniyetin sorgulandığı bu raporda bir kez daha hatırlatılmaktadır ki; karşı karşıya kalınan yasak, sadece Müslüman kadınları değil, onlar üzerinden İslami kimliği ve dolayısıyla o kimliğe hayat veren İslam dinini hedef almaktadır. Bu bağlamda, başörtüsü İslam’ın simgesi ise yasak da sistemin zorbalığının simgesidir.
* * *
Başörtüsüne karşı resmi ideolojinin linç kültürü içinde yoğrulmuş tepkisi artık kurumsallaştığı kadar bireysel alanlara da nüfuz etmektedir. Zorbalık kültüründen beslenen ve kurumların gücünden cesaret alan bireyler, başörtülü bayanlara yönelik her türlü hakareti edebilmekte, kaba davranışlar içine girebilmekte ve hatta saldırabilmektedir. Acil servise kan vermeye giden bir bayanın sırf başörtülü olduğu için hemşireden sert bir muamele görmesi, bir klinik şefinin annesi başörtülü olduğu için bir bebeğin tedavisini yarıda kesebilmesi, Danıştay saldırısı sonrasında bir mahkeme koridorunda başörtülü bir avukatın sözlü hakarete ve fiili saldırıya uğraması, yasakçı zihniyetin sivilleştirilme çabalarının olumsuz sonuçları olarak 2006 yılında kayda geçmiştir.
Bireylere yasağı uygulamada böylesine cesaretlendirebilen etken ise sistemin yasak konusundaki kurumsal mutabakatıdır. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Köşk’ün kapılarını başörtülülere kapatarak yaptığı ayrımcılık, laiklik bahanesiyle yasağı savunması; Danıştay’ın sokakta başörtüsü takan bir öğretmenin kötü örnek olacağı şeklinde verdiği karar; emekli askerlerin başörtülülere hakaretlerinin yanında bazı komutanların başörtülü hanımların bulunduğu resepsiyonları topluca terk etmeleri ya da onları protokolden attırmaları, başörtülerin çıkartılması anonsu yaptırabilmeleri ve benzeri tutumlar, başörtüsü yasağından taraf olanları teşvik eden kötü bir etki yapmaktadır.
Bu kötü etki YÖK’te daha fazla baskı ve yasak şeklinde tezahür etmektedir. Başörtüsü yasağını sadece öğrencilerle ve dersliklerle sınırlı tutmayan üniversite yönetimleri, kampüs sınırları içinde halka açık bazı bölümlere velileri dahi başörtülü almamaktadır. Yemekhanelere alınmayan başörtülü öğrenciler, iftar vaktine beş dakika kala dışarı atılabilmektedir. Eşleri başörtülü öğretim üyelerinin terfileri haksızlıklarla engellenebilirken, bazı rektörler ise eşleri başörtülü akademik personel almamak için onları mülakata eşleriyle birlikte davet edebilmektedir. Tüm bu tablonun arkasında ise adam kayırma, kadrolaşma, ihaleye fesat karıştırma gibi bir çok usulsüzlük gizlenebilmekte, YÖK; yasakçı rektörlerin yargılanmalarına düştükleri şerh ile engel olabilmekte ve böylece yasakçılığı ödüllendirebilmektedir.
Kartel medya ise “tesettür faciası” şeklinde attıkları başlığın altından çıkan yalan haberleri savunabilmekte, yalanları belgeleriyle ve soruşturma raporlarıyla ispatlandığında ise kabahatlerinden büyük özürleriyle durumu kapatmaya çalışmakta ve dahası, kamu kuruluşlarında adeta başörtülü avına çıkabilmektedir. Her gün yeni yalanlara ve iftiralara başvuran kartel medya, emekli askerleri başörtüsü hakkında konuşturabilmek için her türlü yola başvurabilmekte ve adeta yasakçı sistemi beslemek için gönüllü kölelik yapmaktadır. Gönüllüler arasında Atatürkçü Düşünce Derneği, Eğitim-Sen, Haber-Sen, Eğitim-İş ya da Türk Eğitim Vakfı gibi sivil toplum örgütleri de yerini almaktadır.
Başörtüsü yasakçısı cephenin genişlediği, safları ve bağları sıkılaştırdığı 2006 yılında, menfi bir zeminde sağlanan bu menfi mutabakatın bir çok kötü uygulaması olmuştur. Bu uygulamanın arkasında yatan zihniyetin kodları ise militarizm ile örülüdür. Askeri vesayetin eğitim, hukuk, siyaset ve sosyal hayatta tahakkümünü daha ağırdan hissettirmeye başladığı son süreçte, özellikle başörtüsü üzerinden İslam’a yönelik artan saldırıların kabul edilebilir hiçbir tarafı bulunmaktadır.
Muhalefetin “Anadolu denizinde boğulmakla” tehdit edildiği, “vatan haini” ilan edilip linççilere hedef gösterildiği, farklı kimliklerin yok sayıldığı, 301. maddeyle baskı altında tutulduğu bir sistemi korku siyasetiyle koruyabileceklerini düşünenler yanılmaktadır. Başörtüsüne “türban,” İslam’a ise “irtica, dogma” ve “boş inanç” kodları altında pervasızca saldıranlar, yasağı çözümsüz bir noktaya sürükleme ısrarı ile kendi sonlarını hızlandırdıklarını anlamak istemeseler dahi, zulüm ile hiçbir düzenin varlığını ilelebet ayakta tutamayacağı gerçeğini değiştiremeyeceklerdir.
AKP Hükümeti ise milliyetçi ve devletçi bir söylemi yeniden üretirken, resmi ideolojiyi topluma farklı bir dille aktarırken; toplumsal sorunlar karşısında ise giderek duyarsızlaşmaktadır. Başörtüsü yasağını görmezden gelmeyi tercih eden AKP kurmayları, ayrıca “yüzde 1,5’un sorunu” gibi beyanatlarda yasağı küçümsemektedir. İlkesiz bir siyasetin dönüştürmek yerine kısa sürede çözülüp, dönüşeceğinin örneğini veren AKP, tek başına kurduğu hükümeti, halkın iktidarının aracı yapmayı bir türlü becerememiştir.
Toplumsal mutabakat söyleminden kurumsal mutabakat söylemine kayan AKP kadrolarının, halkın yasağın kalkması yönündeki taleplerini, Silahlı Bürokrasi, Cumhurbaşkanlığı, CHP, YÖK ve Danıştay gibi kurumların olumlu yaklaşımına bırakması, yasağı çözümsüzlüğe bırakmak demektir. Katsayı sorunu ile başörtüsü yasağını birbirinden ayrı düşünerek, dikkatini katsayı sorununa veren Hükümet, bu yolda attığı her adım ile sorunu daha da katmerleştirmektedir. Böyle durumlarda, sorumlulukta kendi payı yokmuş gibi davranmaya siyasi bir alışkanlık haline getiren AKP, halkın değil sistemin taleplerini dikkate alan bir yönetim izleyerek, koltuğunu sağlamlaştırmanın hesabını yapmaktadır.
AKP’ye muhalif partiler ise başörtüsü yasağına karşı çözümün kendilerinde olduğu iddialarıyla kamuoyu oluşturma çabası içindedir. Siyasi partilerin yaklaşımları incelendiğinde görülecektir ki; sorunu sadece kendi çıkarları için kullanmaktadırlar. Bu yüzden, halk; yasağın çözümünü partilerde değil, kendi inisiyatifinde aramalıdır. * * * Kendi laik dogmalarını kutsallaştıranların ve ideolojilerini putlaştıranların yaşadığımız toplumsal sorunlara adil bir çözüm önerisi getirebilmeleri mümkün değildir. Bu zorlu süreçte Müslümanlara düşen en önemli sorumluluk; İslami kimliğin savunusunu cesaretle yapabilmeleri ve Müslümanca, özgürce ve adaletle yaşama taleplerinden vazgeçmeden mücadeleye devam edebilmeleridir.
Başörtüsü, herhangi bir siyasi partinin simgesi değilken, yasağın resmi ideolojinin baskıcı siyasetinin simgesi haline geldiği bir dönemde, hukuk sistemi dahi adaleti tesis etmek yerine haksızlığı yasallaştırabiliyorsa, yasak bir “kan davası”na dönüştürülebiliyorsa, sorunun kangrenleştiği ve yasak tamamıyla kaldırılmadan hiçbir çözümün kabul görmeyeceği söylenebilir.
Başörtüsü sorunu gündemde kaldıkça ve yasak karşıtı mücadele verenler, yasağın kaynağının nasıl bir mücadeleyle kaldırılabileceğini kamuoyuna sağlıklı bir yaklaşımla sundukça, belirli bir toplumsal bilincin oluşacağı söylenebilir. Bu oluşum, uzun zaman alacağı düşünülse dahi, yasağa karşı ilahi vahyin şahitliğini yapmak; ihmal edilemez ve ertelenemez bir diğer önemli sorumluluktur. Toplumsal sorunlar karşısında toplumsal sorumluluk bilincinin geliştirilmesinde, şu an beş ilde faaliyetlerine aralıksız devam eden başörtüsü platformlarının kayda değer katkıları olmaktadır.
Başörtüsü yasağına karşı mücadele kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Adil ve özgür bir gelecek ancak İslam ile mümkündür. Bunun için Türkiye Müslümanları; tevhid ve adalet perspektifiyle, Kitab merkezli bir kimliği sahih temeller üzerinde inşa ederek; Kur’an’ın temel hedeflerini ve ilkelerini gözeterek; Hz. Peygamberin mücadele sünnetini, şahitlik ve direniş bilincini yeniden ihya ederek güçlü bir muhalefet geliştirmek zorundadır. Kur’an bilgisinin inanca, inancın ise eyleme dönüştürülmesi sorumluluğu kesinlikle ertelenemez.
Bu rapor bir kez daha ortaya koymaktadır ki, başörtüsü yasağı en öncelikli toplumsal sorunlardandır. Sadece hak ihlali değil, açık bir zulümdür. Bu zulmün bir an önce son bulması gerekmektedir. Bunun için hiçbir ön şart getirilemez, hiçbir bahane ileri sürülemez. Bu noktadaki talepler somut ve yeterince açıktır:
Askeri vesayete ve resmi ideolojinin dayatmalarına derhal son verilmelidir. Başörtüsü yasağı, tüm alanlarda ve hemen şimdi kaldırılmalıdır. Başörtüsü yasağına yasal dayanak olduğu ileri sürülen tüm kararların yürütmeleri durdurulmalıdır. Yasak dolayısıyla hakları gasp edilen herkese tüm hakları iade edilmeli, uğradıkları maddi ve manevi tüm zararları mutlaka tazmin edilmelidir.
Yasaksız bir gelecek mümkün. Bu imkân ise tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesiyle gelecek. Yasakçılar istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır. |