ÖRTÜNMEK GÜZELDİR !

BU BLOG BAŞÖRTÜSÜ YASAĞINA KARŞI PLATFORM OLUŞTURMA AMACIYLA KURULMUŞTUR. BİR BLOG DA SİZ AÇIN !

TÜRKİYE’DE UYGULANAN BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ KAPSAMI VE SONUÇLARI

12/8/2007 · Kategori: GENEL PLATFORM

         1. Olayların Gelişimi

         Türkiye üniversitelerinde yaklaşık 15 seneden beri başörtüsü ile öğrenim görme konusunda problemler yaşanmaktadır. 1986 senesi sonlarında, o sırada cumhurbaşkanı olan 1982 askeri darbesinin lideri Kenan Evren’in Adana’da yapmış olduğu bir konuşmada, başörtüsünün üniversitelerde yasaklanmasını istemesi üzerine, aynı gün ve aynı yerde toplanan Yüksek Öğretim Kurulu, üniversiteler için bu yasağı sağlayacak bir kararı almıştır. O günden itibaren, çeşitli üniversitelerde yasakla ilgili uygulamalar başlamıştır. Müslüman kadınların başlarını örtmeleri dini bir gereklilik olduğu için, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın kişi hak ve hürriyetleriyle ilgili bölümünde düzenlenen esaslar çerçevesinde, temel insan hakları kategorisinde mütalaa edilmesi gereken bir fiildir. Bu sebeple, ancak kanunla ve Anayasada sayılan belli sebeplerle sınırlama getirilebilecek bir alandır. Buna rağmen, 1987 senesinde Türkiye üniversitelerinde, çeşitli idari  karar ve tutumlarla böyle bir temel hakkın kullanılması engellenebilmiştir. Bu süreçte, ortaya çıkan sorunun çözülmesi için, Yüksek Öğretim Kurulu, hükümetin telkinleriyle, bazı yönetmeliklerde değişiklikler yapmış, kısmen de olsa başörtülü öğrenime imkan vermeye çalışmıştır. Ancak keyfi tutum ve uygulamalarla devam eden sorun bütünüyle çözülememiştir. Bunun üzerine dönemin hükümeti, yüksek öğretimi düzenleyen kanunda bir değişiklik yaparak, dini inançlarının gereği olarak başlarını örten öğrencilerin üniversitelerde öğrenim görebileceğini açık bir ifade ile kanun metnine yazmıştır. Düzenleme kısa bir süre içinde Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ve mahkeme tarafından iptal edilmiştir. Bunun üzerine, hükümet, mahkemenin iptal kararındaki gerekçeleri dikkate alarak yeniden bir kanun değişikliği yapmış, genel olarak her türlü kıyafeti üniversitelerde serbest hale getirmiştir. ( Yükseköğretim Kanunu Ek 17. madde) Bu değişiklik de Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüştür. Bu sefer mahkeme, kanun metnini anayasaya aykırı bulmamakla beraber, bazı keyfi yorumlarla, getirilen serbestliğin dini bir kıyafet olarak başörtüsünü içermediğini belirtmiştir. Mahkemenin böyle bir yorum yapma yetkisinin olmadığı, dolayısıyla verilen kararın, kanun metni iptal edilmediği için, başörtüsü dahil her türlü kıyafetin üniversitelerde serbestliğini ortadan kaldırmadığı hukukçular, özellikle Anaysa Mahkemsi üyelerinin bir kısmı (ki bunlardan biri şu anda Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten A. Necdet Sezer’dir) tarafından ifade edilmiştir. Nitekim uygulama da serbesti şeklinde gerçekleşmiştir.

 

 

         1989 senesindeki bu kanun değişikliğinden sonra, üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan tutum ve uygulamalar hız kesmiş, kısa bir süre içinde de ortadan kalkmıştır. 1998 senesi sonlarına kadar, üniversitelerde başörtüsü dahil hiçbir kıyafetle ilgili bir sorun yaşanmamıştır. 1997 senesinde, yine bir askeri müdahale ile istifaya zorlanan hükümet üzerinde baskı kurulurken, başörtüsü konusu da bir çeşitli şekillerde bir argüman olarak ortaya konulmuştur. Bu çerçevede, 1998 senesi başlarında, Refah Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararda, bir alakası olmadığı halde başörtüsü konusuna da değinilmiş, üniversitelerde başörtüsünün yasaklanması gerektiği dile getirilmiştir. Hukuken bir kıymet taşımayan, ama karara özellikle sokulduğu anlaşılan bu bölüm, üniversitelerde yasakların başlatılması için istismar edilmiştir. Aynı senenin ortalarından itibaren, özellikle İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere bazı üniversitelerde, başörtülü öğrencilerin derslere girmeleri, kayıt yaptırmaları, diğer öğrenim faaliyetlerine katılmaları engellenmeye başlanmıştır. Kanun düzenlemesinden sonra 10 senelik bir süre içinde, başörtüsü ile ilgili bir problem yaşanmadığı halde, 1998 senesinde yeniden bir sorun olarak ortaya çıkması izahı güç bir meseledir. Anayasa veya kanunlarda herhangi bir değişiklik olmamıştır; üniversitelerin kendi hazırladıkları mevzuatta da (her ne kadar temel hakların ancak kanunla sınırlanabileceği ilkesi mevcutsa da) herhangi bir değişme sözkonusu değildir; başörtüsü sebebiyle üniversitelerde yasaklamaya temel teşkil edebilecek en küçük bir problem yaşanmamıştır. O halde değişen nedir? Sözkonusu dönemde değişen tek bir şey vardır: Askeri müdahale. Hükümeti istifaya zorlayan ve pek çok dini özgürlüğe karşı mücadele başlatan askeri darbe taraftarları, o dönemde başörtüsünün de yasaklanmasını istemektedir.

 

 

         Kısa bir süre içinde büyükşehirlerdeki üniversitelerde başörtülü öğrenciler üniversite kampus ve binalarına sokulmamaya başlanmış, öğrencilik haklarından yararlanmaları engellenmiştir. Ülkenin başka şehirlerinde bulunan üniversitelerde ise, hukuki bir dayanağı bulunmayan, yasağın uygulanmasına direnilmiştir. Bu sırada, yasağı uygulamayan idareci ve öğretim üyeleri hakkında soruşturmalar açılmaya başlanmış, konuyla ilgili doğrudan bir suçlama yapmaya hukuken imkan bulunmadığı için, çoğu zaman farklı gerekçelerle suçlanan öğretim üyeleri ve üniversite idarecileri görevlerinden alınmıştır. Daha ilginç durumlar, uygulamalarla ilgili açılan davalar sırasında ortaya çıkmıştır. Üniversitelerin aldığı kararlar, çoğu zaman ise ortada bir hukuki işlem mevcut olmadığı için “uygulamalar” hakkında idare mahkemelerinde açılan davalar karşısında hukuki bir savunma yapamayan resmi kurumlar, başka yöntemlere başvurmuş, mevzuata göre karar veren hakimler hakkında soruşturmalar açılmış, bir sebep gösterilmeksizin sürgüne gönderilmeleri sağlanmıştır. Başörtüsü ile ilgili davaların açıldığı mahkemelere, daha önceki görüşleri bilinen ve yasak lehinde karar vermesi beklenen hakimler tayin edilmiş, diğer hakimler ise ülkenin çeşitli yerlerine tayin edilmiştir. Başörtüsünün kanunlar çerçevesinde yasak olmadığına karar veren her hakim, istisnasız, sürgüne gönderilmiştir. Böylece, idari ve hukuki yönden şaibeli uygulamaların mahkemeler baskı altına alınarak sürdürülmesi sağlanmıştır.

 

 

         Üniversitelerdeki bu uygulamaların benzeri, kamu görevlisi başörtülüler için de gerçekleştirilmiştir. On seneden fazla bir zaman görev yapan ve hiçbir sorunla karşılaşmayan başörtülü kamu görevlileri, “28 Şubat” askeri müdahalesinden sonra takibata uğramış, görev yerlerine uzaklaştırılmış, sonunda meslekten çıkartılmışlardır. Başörtüsü ile ilgili uygulamaların genelleştirilmesi, bütün alanlarda yasağın uygulanması için gayret gösterildiğine dair pek çok örnek mevcuttur.

 

 

Başörtülülerin öğrenim haklarını kullanmaları her kademede engellenmektedir. Öğrenciler sınavla eğitim görmeye hak kazandıkları okullarına ait kapalı yada açık hiç bir mekana alınmamaktadır. Türkiye’de başı örtülü öğrenim görebilmek için bir alternatif yoktur; özel ya da devlete ait tüm üniversiteler Yükseköğretim Kurumu’na bağlı ve aynı kriterlere tabidir.

 

 

Yükseköğretim Kurumu Başkanlığı’nın 15 Eylül 2000 tarih, 3699/20644 sayılı kararı gereği, kişinin evi konumundaki lojmanlarda sürekli kalanların dahi başlarının açık olması gerekmektedir. (Ek 1). Aynı kurum, 27 Mart 2001 tarihli bir kararında ise, öğrencilerin peruk takmalarının bile çıkarma cezasını gerektirir bir suç olduğu ifade ederek bu konudaki katı tutumunu ortaya koymuştur. (Ek 2).

 

 

Bu durumun hiçbir istisnası yoktur. Öyle ki 26/05/1998 tarihinde 4 başörtülü öğrenci, sınıflarından çıkmadıkları için öğretim görevlisi emriyle ışıkları söndürülmüş bir anfiye kilitlenmişlerdir. Fatih 4 Asliye Hukuk Mahkemesi, bu durumu yerinde tespit eden Noter tutanağı bulunduğundan (Ek 3 ), öğrencilerin amfide mahsur bırakıldıklarını tespit etmiş fakat kimin bu emri verdiği tespit edilemediğinden tazminat talebinin reddine karar vermiştir. (Ek 4).

 

 

Başörtülü bayanların vatandaş olarak dahi Üniversiteye ait herhangi bir mekana girmesi mümkün değildir. 05/02/2003 tarihinde başörtülü hastalar Cerrahpaşa Tıp Fakültesi tarafından bizzat astım hastalarını bilgilendirmek için yapılan toplantıya alınmamışlardır. (Ek 6). İstanbul Üniversitesi, bir panel yönetmek üzere Umman Sultanlığından davet ettikleri bir başörtülü öğretim görevlisinin okula girişine izin vermemiştir. Akabinde “biz onu erkek zannediyorduk” açıklamasında bulunmuştur. (Ek 7).

 

 

Dini eğitim veren İmam Hatip Liseleri de dahil olmak üzere orta öğretim kurumlarında da başı örtülü olarak eğitim görmek mümkün değildir. Öğrencilerden bahçede dahi başlarını açmaları istenmektedir. Bir İmam Hatip Lisesi öğrencisinin başı, polisler tarafından sokak ortasında açılmıştır. (Ek 5) 

 

 

Uygulama, özel sürücü kurslarında başı açık fotoğraf talep edilmesine kadar ileri boyutlara gelmiştir. Kırklareli İl Milli Eğitim Müdürlüğü, bir kursiyerin başı örtülü fotoğrafını kabul etmemiştir. (Ek 8). Bunun üzerine tamamıyla özel bir kurum olmasına ve ücreti ödenmesine ve bu konuda hiçbir hukuki mevzuat bulunmamasına rağmen kursiyerin kaydı silinmiştir. (Ek 9).

 

 

Meslek sahibi olan bayanlar açısından durum farklı değildir. Başlarını örten kadınların, çalışma imkanları kısıtlanmaktadır. Her Türk vatandaşının Devlet memuru olma hakkı bulunmasına rağmen, başörtülü bayanların memur olmasına izin verilmemektedir. Henüz sınav aşamasında başlarının açık olması istenmektedir.  Daha önce memuriyete alınanlar ise 1998 yılından itibaren kademeli olarak Devlet memurluğundan çıkartılmışlardır. Devlet memurluğundan çıkartılan bir memurun, ömür boyu kamu kurumunda çalışmasına imkan bulunmamaktadır. Bu surette daha önceki senelere ait emeklilik haklarından da yoksun kalmaktadır. Başın örtülmesi yasal mevzuat uyarınca sadece uyarma ve kınama disiplin cezası gerektirir bir suç olduğundan, başörtülü memurlar, ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmakla suçlanmışlardır. Fakat gerçekte somut olarak düzenin bozulması aranmamıştır. Aynı kişilerin senelerce disiplin soruşturması geçirmeden ve düzen bozmadan görev yaptığı, fiiliyatta hiçbir zaman huzursuzluk olmadığı, pek çok memurun  25/10/1982 tarihli  “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin kılık Kıyafetine Dair Yönetmelik”  ihlal ettiği ve uyarma disiplin  cezasıyla bile karşılaşmadıkları dikkate alınmamıştır. Sadece Milli Eğitim Bakanlığından çıkartılan öğretmen sayısının en az 5.000 olduğu ifade edilmektedir.

 

 

Toplam on dokuz sene değişik kurumlarda öğretmenlik yapan bir bayan devam eden kanser tedavisi nedeniyle sözlü savunma tanık dinletme hakkının kullanımına imkan olmadığı halde, savunma hakkı tanınmadan matbu evraklarla Devlet memurluğundan çıkartılmıştır. (Ek 10).

 

 

Peruk takan öğretmenler hakkında disiplin soruşturması açılmıştır. Memur yönetmeline uyduğunu ifade etmesine rağmen düzen bozmakla suçlanarak hakkında Devlet

 

memurluğundan  çıkarma cezası verilmesi teklif edilmiştir. (Ek 11). Hatta peruk taktığı için çıkarma cezası alan bir öğretmen hakkında, Mahkeme “peruk taktığına göre Kılık Kıyafet Yönetmeliği’ne uymada samimi değil, ideolojik veya siyasi amaçlarla düzen bozma isnadı ile verilen Devlet memurluğundan çıkarma cezası doğrudur” (Ek 12) şeklinde bir karar vermiştir. Düzen bozma vakıasının,  zaten fiilen gerçeklemediği, başın açık olma, yani bu konuda yegane mevzuat olan yönetmeliğe uyma şartının dahi mevcut olduğu dikkate alınmamıştır. Bu surette başını örten bayanlara ceza verilmesinin temel sebebinin tahmin edilen “niyetleri” olduğu açıkça ortaya konmuştur.

 

 

Aynı şekilde öğretmenler hakkında, salt kıyafet biçimleri nedeniyle ceza davası açılması için lüzumu muhakeme kararları verilmiştir. Kıyafetin Türk Ceza Kanunu bağlamında suç olmaması nedeniyle açılan davalar teker teker beraat ile sonuçlanmıştır. Fakat yüzlerce başörtülü bayan, adi suçlular gibi hakim karşısında ifade vermek zorunda kalmışlardır. Tuzla Asliye Ceza Mahkemesinde bir hakim başıörtülü görev yaptığı için hakkında ceza davası açılan sanığı, kıyafeti gerekçesiyle duruşma salonundan çıkartmıştır.  Aynı şekilde 07/11/2003 tarihinde bir sanık, başörtülü olduğu gerekçesiyle duruşma salonundan çıkartılmıştır.  (Ek 13)

 

 

Hakimler hakkında da, eşlerinin kıyafetleri nedeniyle disiplin soruşturması açılmıştır. “Sosyal ve ailevi yaşantınız nedeni ile eşinizin benimsediği çağdaş olmayan giyim tarzı itibarıyla laiklik karşıtı düşüncelere yakınlık duyduğunuz hususunda kanaat uyandırdığınız ileri sürüldüğünden” (Ek 15) ya da eşinin kıyafet biçimine ek olarak “evinize gelen misafirleri haremlik ve selamlık şeklinde tabir edilen şekilde ağırladığınız, odanızdaki teypten veya radyodan dini yayınlar ve ilahi dinlediğiniz” (Ek  16)  ifadelerinin yer aldığı soruşturma yazıları düzenlemiştir. Bir hakimin, disiplin cezası teşkil eder herhangi bir davranışı sebebiyle değil de, eşinin “çağdaş olmayan” şeklinde tabir edilen giyim tarzı sebebiyle soruşturma geçirdiği gerçeği, başörtülü davacılar hakkında tarafsız hukuk normları uyarınca karar verilmesini engellemiştir.  Nitekim hukuki bir dayanağı bulunmayan uygulamanın hukuka aykırı olduğunu ifade eden hakimler soruşturma geçirmişler, cezai amaçla atamaları yapılmıştır. (Ek 14) ve nihai kararlar değişmiştir.

 

 

2. Hukuki Durum

 

 

Yukarıda olayların gelişimi anlatılırken hukuki duruma da kısaca değinilmişti; burada ise derli toplu bir şekilde özetlenmeye çalışılacaktır.

 

 

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, Türkiye’de, kadınların kıyafetiyle ilgili hukuki bir düzenleme yoktur, yapılmamıştır. Yürürlükteki mevzuat içinde kılık kıyafet konusunda iki kanun mevcuttur. Bunlardan birincisi 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisaı Hakkında Kanun'dur. Bu kanun şapka dışındaki başlıkların giyilmesinin adet haline getirilmesini yasaklamaktadır. Hem kanun metni hem de uygulaması hiç kuşku bırakmayacak şekilde bu kanunun sadece erkekleri ilgilendirdiğini göstermektedir. İkinci kanun ise 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun'dur. Bu kanun "din adamları"nın "dini tören" kıyafetlerini dini mekanların dışında giyemeyecekleri hükmünü getirmektedir. Bu düzenlemenin de tamamen erkekleri ilgilendirdiği kanun metninden ve uygulamadan açık olarak anlaşılmaktadır.

 

 

         Kılık kıyafetle ilgili başka genel düzenlemeler yönetmelik alanında görülmektedir. Bunlardan ilki 25 Ekim 1982 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik'tir. Bu yönetmeliğin ikinci maddesi getirilen hükümlerin "memurlar, sözleşmeli ve geçici personel ve kamuda çalışan işçiler" için geçerli olacağını ifade etmektedir. Bir başka yönetmelik 22 Temmuz 1981 tarihli 8/3349 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe

 

 

konulan "Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevlilerle Öğrencilerin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik"tir. Bu yönetmelik orta öğretim kurumlarında çalışan personelin ve öğrenim gören öğrencilerin kılık kıyafetini düzenlemektedir.  

 

 

         Yükseköğretim kurumlarında ise kılık kıyafetle ilgili birtakım düzenlemeler çeşitli dönemlerde yapılmıştır. Bunlar bugün için "tarihî" bir özellik taşımaktadır. Bu meyanda kısaca, 3511 sayılı Kanunla 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu'na getirilen ek 16. maddeyi zikretmek gerekir. Bu madde Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 tarihli ve 1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Bilahare yine 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununa Ek 17. maddeyi ilave eden 3670 sayılı kanun kabul edilmiştir. Bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi'nde açılan dava 9.4.1991 tarihli ve 1991/8 sayılı kararla reddedilmiştir.

 

 

         Bir ara üniversitelerde kılık ve kıyafetle ilgili düzenlemeler yönetmelik alanında da görülmüştü. Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği'nde 8.1.1987 ve 4.12.1988 tarihlerinde yapılan değişikliklerle getirilen kılık ve kıyafetle ilgili hükümler 28.12.1989 tarihinde yürürlüğe giren bir düzenlemeyle ortadan kaldırılmıştır.

 

 

Şu halde yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafetle ilgili tek hukuki düzenleme vardır. O da 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun  Ek 17. maddesidir. Bu maddeye göre, üniversitelerde kılık ve kıyafet serbesttir. Kılık kıyafetle ilgili sözünü ettiğimiz diğer genel düzenlemeler belli özelliklere sahip kimseleri kapsamına aldığı için yükseköğretim kurumlarında atfen veya kıyasen uygulanma imkanına sahip değillerdir. Bu husus adı geçen kanun ve yönetmeliklerin "amaç ve kapsam"la ilgili maddelerinde şüphe bırakmayacak şekilde sarahatle ifade edilmektedir.

 

 

Meselenin hukuki düzenlemeler bakımından durumu budur. Asıl ele alınması gereken, hukuk sistemi içinde konunun teşkil ettiği yerdir.

 

 

Başörtüsü İslam dininin kadınlara emrettiği dini bir vecibedir. Kadınlar hangi niyet veya saikle kullanıyor olurlarsa olsunlar, başörtüsünün İslam dininin bir emri olduğu gerçeği bertaraf edilemez. İnsan haklarıyla ilgili bütün düzenlemelerde ilk olarak teminat altına alınan hürriyetlerden biri din ve inaç hürriyetidir. Din hürriyeti, kişinin bir dine inanması veya inanmaması, inandığı dinin veya inanç sisteminin gereklerini yerine getirmesi hürriyetini de beraberinde getirir . (Bkz. Kokkinakis v. Greece kararı 25 Mayıs 1993, Series A no. 260-A, p. 17, § 31, and Buscarini v. San Marino [GC], no. 24645/94, § 34, ECHR 1999-I). Şu halde din hürriyeti, inanma, inandığını yaşama ve pratize etme haklarını içermektedir.

 

 

Hukuk düzeni din hürriyetini tanımakla beraber, hürriyetin kapsam ve içeriğini belirleme hakkına sahip değildir. Bu nokta çok önemlidir; her din, ancak o dine inananların idrak edebileceği mükellefiyetler öngörür, inanmayanlar dini mükellefiyetlerin içeriğini belirleyemez. Kaldı ki, hukuk sistemi, dinleri ve inanç sistemlerini korumayı değil, din ve inanç sistemlerine bağlı olan kişilerin inançlarını korumayı hedefler. Bu sebeple, inanç sistemi ne olursa olsun, bir kişi ona inanıyorsa, bu inanç hukuken korumaya değerdir. Perspektif bu olunca, din hürriyetinin kapsam ve içeriğinin devlet tarafından belirlenemeyeceği gerçeği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Aşağıda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı münasebetiyle tekrar değineceğimiz üzere, dinler arasındaki farklılıklar, dinlerin öngördüğü ibadetlerin şekil ve çeşitleri din hürriyetinin içeriği konusunda bir standardın kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Eğer din (religion) dediğimizde zihnimizde oluşan içerik Hristiyanlık veya Yahudilik ise, diğer dinlerin inanç ve ibadetlerini bu iki dine ait kriterlerle yargılar ve sınırlarsak din hürriyetinden

 

söz etmemiz mümkün olmaz; o zaman Hristiyanlık ve Yahudilik hürriyeti söz konusu olacaktır. Din hürriyetinin içeriği, sadece, o dine inananların belirleyebileceği bir husustur.

 

 

Bu izahtan hareketle, hukuk düzeninin din hürriyeti için bir sınır koymadığı, koyamayacağı sonucunu çıkartmak doğru olmaz. Bilindiği üzere bütün hürriyetlerin bir sınırı vardır. Sınırların dışında kalan davranışların hürriyetin de kapsamı dışında olması gerekmez. Sınırlar, belli mülahazalarla, başka bazı hak ve hürriyetleri koruma endişesiyle benimsenmiştir. Bu sebeple, dikkatle gözönünde bulundurulacak husus, bir tutum veya davranışın din hürriyetinin kapsamında olup olmadığı değil, o hürriyetle ilgili sınırlama kriterlerinin ihlal edilip edilmediğidir. Bu kriterlerin neler olduğu ise, hem insan haklarıyla ilgili temel metinlerde hem de ülkelerin anayasalarında açık bir şekilde ortaya konulmuştur.

 

 

Bu çerçevede bakıldığında, İslam dinin bir emri olduğu açık bir şekilde bilinen, Türkiye’de anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından verilen bir raporda da açık bir şekilde dini gereklilik olarak ifade edilen başörtüsünün din hürriyeti kapsamında olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Müslüman kadınların baş örtmeyi dini bir gereklilik olarak görmeleri, başörtüsünün din hürriyeti kapsamında sayılması için hukuk düzeni bakımından başlı başına yeterli bir sebeptir.

 

 

Din hürriyetinin sınırlanması bakımından, aranan kriterlerin oluşup oluşmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Anayasaların ve temel insan hakları belgelerinin hürriyetlerin sınırlanması için öngördüğü kriterler açık ve nettir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13. maddesinde “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması” başlığı altında, sınırlamanın nasıl yapılacağı gösterilmektedir. Buna göre, a – sınırlama ancak kanunla, b – anayasada gösterilen gerekçelerle, c – demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmamak şartıyla yapılabilir. Başörtüsü ile ilgili “yasak” incelendiğinde anayasada öngörülen sınırlama kriterlerinin dikkate alınmadığı görülecektir. Yasakla ilgili bir kanun yoktur. Bilindiği üzere kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan hukuki düzenlemelerdir; başka makamların yaptığı idari düzenlemeler ile yargısal kararlar kanun hükmünde değildir. Muhtelif kişilerce, zaman zaman ileri sürüldüğü gibi, yasaklamanın dayanağı bazı idari karar ve yanlış bir yorumlamaya dayanan mahkeme kararıdır. Halbuki temel hak ve hürriyetler sadece kanunla sınırlanabilir. Kanunla yapılacak sınırlamanın da dayanak ve çerçevesi için anayasada sınırlar öngörülmektedir. Sınırlama ancak belirli sebeplerle yapılabilir. Başörtüsü yasağı kanunla yapılmadığı gibi, böyle bir kanun düzenlemesine gerekçe teşkil edecek hususlar da mevcut değildir; başörtülü öğrencilerin yoğun olarak üniversitelere girebildiği on senelik süre içinde, sınırlamaya gerekçe teşkil edecek bir olay yaşanmamıştır; bir şikayet söz konusu olmamıştır. Tam aksine, başörtüsü kullanan veya kullanmayan Türk halkının %85’i yasaklamanın yanlış olduğunu kaldırılması gerektiğini ifade etmektedir ki, bu hiçbir konuda temin edilemeyecek bir ekseriyet, bir kanaat birliğidir. Demek ki yasaklama için bir kanun hazırlanmış olsa bile, bu kanun anayasada zaruri görülen dayanaklara sahip bulunmadığı için iptale konu olacaktır. Diğer önemli husus ise, sınırlamanın “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olamayacağına dair getirilen şarttır. Demokratik toplum düzeninin gereklerinin soyut ve somut içeriği değerlendirildiğinde, başı örtülü kişileri üniversitelere ve rsmi kurumlara sokmama biçiminde belirlenecek sınırlamanın kabul edilemez olduğu ortaya çıkacaktır. Bu konuda en somut delil Avrupa ülkelerinin hiçbirinde böyle bir sınırlamanın bulunmamasıdır. Şu halde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında öngörülen din hürriyetiyle ilgili sınırlama kriterlerine göre, başörtüsü ile öğrenim görmeyi ve çalışmayı engelleyen, sınırlayan bir hukuk kuralı yoktur.

 

 

 

 

 

3. Değerlendirme ve Sonuç

 

 

Yukarıdaki açıklamalardan, Türkiye’de başörtüsü ile ilgili yasaklamaların, Türk hukuk düzenine göre bir dayanağının ve temelinin bulunmadığı, uygulamanın şeklen bir forma oturtulmakla birlikte hukuk-dışı / illegal yöntemlerle sürdürüldüğü, bir hukuki değişiklik yapılmadığı halde yıllardır süren serbestliğin 28 Şubat askeri müdahalesi sonrasında baskılarla ortadan kaldırıldığı, kısaca hukuki değil siyasi ve ideolojik bir sorun olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

Türkiye’de siyasi ve ideolojik bir mahiyet taşıyan bu sorunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da bir ideolojik sorun haline getirilmesi olaya yeni bir boyut kazandırmıştır. Bilindiği üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan hak ve hürriyetlerin uygulamasını denetlemek üzere kurulmuştur. Önüne getirilen olaylarda, Mahkeme, iç hukuk düzenlerindeki kuralları gözönüne almaksızın, sadece Sözleşme’ye uygunluğu denetler. Bu durum tabii karşılanmalıdır; çünkü taraf olan devletler, sadece uygulamayı değil, mevzuatlarını da Sözleşme’ye uygun hale getirme taahhüdü altına girmişlerdir. O zaman, esas hukuk metni, Mahkemeye göre, Sözleşme’dir; iç hukuk kuralları ancak Sözleşme’ye uygun olduğu takdirde bir kıymet ifade eder. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı da bu şekildedir. Pek çok kararda, Mahkeme, iç hukuk kurallarının kendisi için bağlayıcı hukuk normu olmadığının altını çizmiştir.

 

 

Ancak, Mahkeme, başörtüsü ile ilgili kararında, onlarca yıldır uyguladığı, Sözleşme’nin varoluş amacına ve ruhuna uygun olan bu genel tutumunu değiştirmiştir. Leyla Şahin v. Türkiye kararında Avrupa’nın pek çok ülkesinde başörtüsünün serbest olduğunu fakat Türkiye gibi halkın çoğunluğunun belli bir dine mensup olduğu bir ülkede müdahaleyi gerektiren yerel koşulları, idari makamların daha iyi belirleyeceğini öngörmüş ve Türk Anayasa Mahkemesi kararını olduğu gibi kabul etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsü kararı Sözleşme’nin amacına, Mahkeme’nin varoluş sebebine aykırıdır; kendi kendini inkar, temellerini sabote etmektir. Mahkeme, başörtüsü ile ilgili kararını tamamen Türk hukukuna ve mahkemelerin yorumlarına dayandırmıştır. Olayın Sözleşme’ye uygunluğunu denetlemekten kaçmıştır; yani görevini yapmamıştır. Eğer Mahkeme bütün kararlarında, taraf devletlerin iç hukuk sistemlerini uyguluyor olsaydı, ne Sözleşme’ye ne de Mahkemeye gerek kalırdı; zaten iç hukuku ülke mahkemeleri uygulamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukukun yanlış uygulanmasında doğan hak ihlallerini değerlendirdiği gibi, iç hukukun bizzat kendisinden kaynaklanan Sözleşme’ye aykırılık hallerini de incelemektedir.

 

 

Mahkemenin kararı yukarıda açıkladığımız gibi bir “hata”dan ibaret olsaydı, münferit bir mesele olarak kalacaktı. Ancak, kararı daha vahim kılan, Mahkemenin bu “hata”yı bilerek, kasden yapmış olmasıdır. O zaman, Mahkemenin ideolojik tutumundan söz etmemiz doğru olacaktır. Burada iki temel anlayış öne çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, Mahkemenin kararında çok belirgin olarak görülen, “Türkiye’ye göre bir karar” verme gayretidir; Avrupa’da geçerli olmayan, kabul görmeyen bir çerçevenin, Türkiye’de geçerli olabileceğini, yani Türkiye için ayrı bir “insan hakları standardı”nı mümkün görme anlayışıdır. İkincisi ise, İslam Dini hakkında Mahkemenin olumsuz görüş ve kanaatleri, kendi dinlerinin (Hristiyanlığın) doğru ve üstün olduğuna dair yerleşik inançlarıdır. Bu iki husus, Mahkemenin evrensel bir insna hakları anlayışına sahip olmadığını, dini ve bölgesel ayrımcılık yaptığını, kategorik düşündüğünü göstermektedir. Bundan, Mahkemenin, Avrupa kökenli “insan hakları” kavramının sorgulanmasına yol açacak bir süreci başlattığını düşünmek mümkündür. Korunacak olan “insan hakları” hangi “insan”ın haklarıdır? Avrupalı, beyaz ve Judeo-Christian olan insanın hakları… Bu üç özelliği beraber

 

taşımayan “insan” Avrupalı ile aynı haklara sahip değildir. Mahkemenin başörtüsü kararıyla ilgili olarak ortaya koyduğu siyasi ve ideolojik arkaplan budur. Kararla birlikte Avrupalı hukukçuların da tartışması gereken asıl nokta bu kategorik zihniyet dünyasıdır.

 

 

Başörtüsü kararıyla ilgili başka bir önemli nokta, daha önce Mahkemenin Refah Partisi kararında da yaptığı gibi, İslam Dini hakkında genel değerlendirmeler yapması, hükümler vermesidir. Mahkeme üyeleri iyi bir Hristiyan veya Yahudi olmasalar da, bu iki dinin oluşturduğu bir kültür dünyasının mensuplarıdır. Yargıçların dinlerine dair, dolayısıyla başka dinler hakkında çeşitli görüşlere sahip olması doğaldır. Ama yargıçlar, başka bir dini yargılama hak ve yetkisine sahip değildirler. Özellikle “evrensel insan hakları” anlayışını oturtmaya çalışan bir mahkemenin yargıçları olarak başka dinler ve kültürler hakkında objektif ve saygılı davranma niteliğine sahip olmalıdırlar. Mahkemenin kararında ise, tam aksine, İslam Dini hakkında cahilce ve kasıtlı yorumlar yapılmakta, daha doğru bir ifade ile zihniyet dünyasında mevcut “İslam düşmanlığı” ortaya konulmaktadır. Şerefli yargıçlara düşen, eğer bir din veya kültür hakkında olumsuz kanaate sahipseler, o dinle ilgili davada tarafsız davranamayacaklarını ileri sürerek yargılamadan çekilmektir. Üzüntü verici olan, Avrupa dışında bir ülke veya Yahudilik ve Hristiyanlık dışında bir din sözkonusu olduğunda, genel hukuk ve ahlak kurallarının göz ardı edildiği kanaatinin oluşmasıdır.

 

 

Mahkemenin başörtüsü kararında taraflı hareket ettiğini gösteren pek çok ifade bulunmaktadır. Ama bunlardan da önemli olan, davacının iddialarının, ilk kez, Mahkeme tarafından tamamıyla ele alınmadığı hususudur. Sözleşme’nin önemli maddelerinden olan, 1 numaralı Protokolün 2. maddesinde düzenlenen “eğitim ve öğretim hakkı”nın ihlaliyle ilgili olarak davacıların ileriye sürdüğü deliller, bilgiler ve belgeler hiçbir şekilde ele alınıp incelenmemiştir. Yine, kız öğrencilere ayrımcılık yapıldığı, aynı niteliklere sahip erkek öğrenciler için yasak uygulanmadığına dair iddialar değerlendirilmemiştir. Aslında müdahalenin haksız olduğunu ortaya koyan, eşitlik, kadın hakları, ayrımcılık, çoğulculuk ilkeleri müdahalenin haklı sebebi olarak kabul edilmiştir. Hiçbir somut vakıaya dayanmadan on sekiz yaşını geçmiş öğrencilerin birbirlerinin kıyafetlerinden olumsuz etkilenebileceği gibi mantıken kabul edilemez gerekçeler sunmuştur. Kararda açıkça anlaşıldığı üzere, Mahkeme, farklı bir karar vermesine yarayacak bilgi ve belgeleri görmezden gelerek, yargılama öncesi oluşmuş kanaatlerini destekleyecek bilgilerle karar vermeyi tercih etmiştir. Bu ise, bırakın uluslararası bir mahkemeye, bir kabile mahkemesine bile yakışmayacak bir tutumdur. Böylece, tarihinde ilk defa “ısmarlama” bir karar hazırlayan Mahkeme kendi kendisiyle çelişmiş ve kendini yok etme sürecini başlatmıştır.

 

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başörtüsü ile ilgili kararında evrensellik, objektiflik ve hukuka bağlılıkla siyasi, dini ve ideolojik tutum arasında sınanmıştır; ilgili daire bu sınavı ittifakla kaybetmiştir. Halen büyük kurulda derdest olan bu davada Mahkemenin son bir şansı daha olacaktır.  Hukuk camiasının beklentisi, mevcut hatadan dönülerek eşitlik, çoğulculuk ilkelerinin herkese eşit olarak uygulanmasıdır.

 

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararından sonra Türkiye’de başörtüsü sorunu yeni bir boyut kazanmıştır, ancak sonuçlanmamıştır. Bu süreçte Evrensel insan haklarını temel alan ve hukukun üstünlüğünü önceleyen Hukukçular Derneği olarak çabamız, insanların kıyafetlerine göre sınıflandırılmadığı ve haklarının kısıtlanmadığı özgür bir dünyanın gelecek nesillere bırakılmasıdır.

 

 

                                                                    Hukukçular Derneği

 

                                                                  Yönetim Kurulu Başkanı

 

                                                                      Av Hüsnü TUNA

 

 

 

 

EKLERİ

 

1)     Yükseköğretim Kurumu Başkanlığının 15/09/2000 tarihli lojmanlara ilişkin kararı

 

2)     Yükseköğretim Kurumu Başkanlığının 27/03/2001 tarihli peruğa ilişkin kararı

 

3)     26/05/1998 tarihli İstanbul 21. Noterliğinin öğrencilerin anfiye kilitlendiğine ilişkin tutanak

 

4)     24/06/1998 tarihli Fatih 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin red kararı

 

5)     İmam Hatip Lisesi öğrencisinin başının sokak ortasında polis memurlarınca açıldığına  dair fotoğraf

 

6)     05/02/2003 tarihli “hastada olsan başörtülü ise hastaneye giremezsin” başlıklı gazete kupürü  

 

7)     16/10/2003 tarihli İstanbul Üniversitesi’nin Umman Sultanlığından kendi davet ettiği panelisti okula almadığını ifade eden Milliyet Gazetesi haberi

 

8)     Kırklareli İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün başörtülü kursiyerin kimlik kartını reddettiğine ilişkin yazısı

 

9)     Özel Taşıt Sürücüleri Kursunun kursiyerin kaydını sildiğine dair yazı

 

10) 01/09/2000 tarihli başörtülü memurun kanser tedavisi gördüğüne,  sağlık kurulu raporu ile sabit olan tedavisi devam ettiğinden yeni bir savunma günü verilmesine ilişkin yazısı ve bu mazeretin dikkate alınmayarak savunma hakkı verilmeden Devlet memurluğundan çıkartıldığına ilişkin Yüksek Disiplin Kurulu yazısı

 

11) 03/04/2001 tarihli peruk nedeniyle soruşturma açıldığına, memurun yönetmeliğe uyduğunu ifade etmesine rağmen, düzen bozmakla suçlanıp çıkarma cezası verilmek istendiğine ilişkin yazı ve çıkarma kararı

 

12) Sakarya 2. İdare Mahkemesinin peruk takmanın Devlet memurluğundan çıkarma için yeterli niyet oluşturduğuna ilişkin kararı 

 

13) Başörtülü sanığın duruşma salonundan çıkartıldığına ilişkin yazı

 

14) Hakimlerin başörtüsü nedeniyle sürüldüklerine ilişkin gazete kupürleri

 

15) 03/10/2000 tarihli hakimden eşinin kıyafet tarzı nedeniyle savunma istendiğine ilişkin yazı

 

16) 03/10/2000 tarihli hakimden eşinin kıyafet tarzı ve ilahi dinlemesi nedeniyle savunma istendiğine ilişkin yazı

KAYNAK: http://www.ak-der.org

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN DEĞİŞMEZ İLKESİ LAİKLİK

12/8/2007 · Kategori: GENEL PLATFORM

Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerinden biri de lâikliktir. Bugünün Garp memleketleri hukukunda lâiklik, din ile devletin ayrılması ve devletin din, dinin de devlet işlerine karışmaması... Demektir. Bir başka açıdan, yani en canlı cephesi ve en kısa ifadesiyle lâiklik, din hürriyetini ve bundan doğan vatandaş haklarını din düşmanlarına karşı korumaktır. Devlet hayatında lâikliğin gayesi budur. Lâik devlet, din hürriyetini ve dindarı her çeşit tecavüze karşı koruyan devlettir.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 3. Din Şûrası'nda lâikliğin bir yaşam biçimi olduğunu söyleyerek, "Lâiklik, bireylerin hiçbir baskı ve yönlendirme altında kalmadan inançlarını yaşamalarını, farklı inançlara saygı duymalarını ve toplumsal yaşamın uyum içerisinde sürdürülmesini olanaklı kılmıştır. İnanç ve ibadet özgürlüğü, toplumsal barışın en önemli güvencesini oluşturur" dedi.
Ne güzel, amma gel gör ki; Lâik kesim Türkiye'de hoşgörü istiyor; fakat diğerlerine hoşgörü göstermiyor. İşte bu çifte standarttır.
Unutmamamız gereken bir gerçek de: Halkı Müslüman olan bir ülke olduğumuzdur. Nüfusunun büyük yoğunluğu Müslüman olan bir ülkede eğer lâiklik uygulanacaksa bunda çok hassas olunması gerekir. Bu hassasiyet, inanç hürriyeti, din ve vicdan özgürlüğünün kişiden yana kullanılması yönünde olmalıdır. Bunun örnekleri dünyanın birçok ülkesinde var. Ancak geleneksel korkular ve bireysel yanlış algılamalar bizim konuyu bilimsel bir zeminde tartışmamıza engel oluyor. Oysa bizim ülkemizde uygulanacak gerçek anlamda bir lâikliğin, belki de dünyadaki tartışmalara ve sorunlara çözüm bulması da mümkündür.
Görüldüğü gibi, biri devletin dinî kaidelere göre yönetilmemesi, diğeri de din ve vicdan hürriyetinin teminat altında bulunması olmak üzere lâikliğin iki cephesi vardır. Din ve vicdan hürriyeti de sadece inanma hürriyetinden ibaret değildir. Din hürriyeti prensibinden, başta inanma hakkı olmak üzere, bir takım haklar doğar ki, bunlar inancına göre ibadet etme, inandığı dini öğrenme, öğretme, yayma ve telkin etme, inandığı dinin emirlerini yerine getirme ve yaşama gibi haklardır.
Şayet vatandaş, inandığı dinin emri olarak, inancının icabı olarak başını örtmek istiyorsa, lâik devletin görevi bu isteği engellemek değil, bilakis bu isteğin önüne çıkacak engelleri ortadan kaldırmaktır. Çünkü lâiklik iki taraflı bir anlaşmadır. Taraflardan biri olarak din devlete müdahale etmezken, diğer taraf olan devlet dine hiçbir sınır tanımadan müdahale eder ve meselâ başörtüsünün nerede kullanılıp nerede çıkartılacağına karar verme yetkisini kendinde görürse, bu uygulamanın adı lâiklik olmaz. Buna, devlete bağlı din sistemi denir ki, bu sistemde, din konusunda söz hakkı da devletin elindedir.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir. Mademki başörtüsü dinin emridir, o halde yönetmeliğe bu emre dayanılarak hüküm konulacak olursa devlet, din esaslarına göre yönetilmiş olmaz mı ve bu uygulama lâikliğe aykırı düşmez mi?
Burada açıklığa kavuşturulması gereken nokta şudur: İtiraz konusu, dinin emri olduğu halde, yönetmelikte başörtüsü kullanma mecburiyetinin getirilmemiş olması değildir; aksine, inandığı dinin emrini yerine getirmek isteyene zorla başının açtırılmak istenmesidir. Başın zorla kapatılmasını istemek nasıl lâikliğe aykırı ise, zorla açtırmak da aynı şekilde lâikliğe aykırıdır. Binaenaleyh Devlet, lâik olduğundan dolayı, kanun ve yönetmeliklerle başın zorla kapatılması yoluna başvurmadığı gibi, yine aynı sebepten dolayı, aynı usulle başın açılmasını mecbur etmemelidir. Bu istek, lâikliğe aykırı değildir; bilakis lâiklikten doğan bir haktır.
Nitekim lâikliğin kâmil manada uygulandığı ülkelerden biri olan Batı Almanya'da, Alman okullarında okuyan Türk kızlarının başörtülerine müdahale edilmesi ve öğrencilere bu yönde baskı yapılmak istenmesi üzerine öğrenci velileri, okul idaresince öğrencilerin inançlarına baskı yapıldığı gerekçesiyle mahkemeye başvurmuşlardır. Dava sonunda ilgili Alman mahkemesi, öğrencilerin başörtülerine müdahale edilemeyeceği, böyle bir davranışın hukuka aykırı olacağı yolunda karar vermiş ve öğrencilerin başörtüsüne müdahale eden okul idaresini 2000 DM mahkeme masrafı ödemeye mahkûm etmiştir.
Toplumumuzun özelliklerine uygunluktan söz edildiği halde, toplumumuzun en çok hassas olduğu konuların başında yer alan başörtüsü, toplumumuzun büyük çoğunluğunun arzusu aksine, yasaklanmıştır. Bugünkü insanımızın büyük çoğunluğunun uygulamasını bir tarafa bıraksak, folklorumuza yansıyan millî kıyafetlerimize, Kurtuluş Savaşı'nda cepheye mermi taşıyan kadınlarımızı sembolize eden anıtlara bakmak bile, başörtüsünün toplumumuzun özellikleri arasında işgal ettiği önemli yeri göstermeye kâfidir.
Ayrıca hukuk devleti, laiklik, kişinin temel hak ve hürriyetleri ve özellikle din ve vicdan hürriyeti açısından daima tartışmaya açık ve hatta bunlara aykırı olan bu karar, vatandaşı ALLAH'IN emri mi, yoksa Devletin emri mi? gibi çok tehlikeli bir tercih karşısında bırakacaktır.
Başörtüsü yasağının düzeltilmemesi, ilerde demokrasinin bütün müesseseleri ile işler bir hale geldiği zamanda, iyi niyetlilerin samimiyetle üzerine gidecekleri, istismarcıların da alabildiğine sömürecekleri bir konu olacaktır. Bu günkü idarenin, kendinden sonraya böyle bir miras bırakacağına ihtimal vermiyor ve bu kararın en kısa zamanda tashih edileceğine inanıyoruz.
İslâm dininin özünü öğrenerek milletimize delil olmaya ve yüce dinimizi hurafelerden arıtmaya çalışan münevver kızlarımızın okumalarını engellemeye ve gözleri üstümüzde olan milyarlık İslâm âlemini küstürmeye yönelen bu kasıtlı karar ortadan kaldırılacaktır.
Bilhassa din eğitimi kurumlarındaki kız öğrencilerin başlarını açmaları mecburiyeti, Batı'daki uygulamaya da ters düşmektedir. Bugün, kendimize örnek aldığımız uygar Batı âleminde gerek rahibeler, gerek diğer din mensupları, kendi dinî ve millî kıyafetleri ile toplum hayatının her safhasında göründükleri halde, toplumun hiçbir kesimi, özellikle aydın tabakası, bu durumu asla yadırgamamakta, aksine gayet normal karşılamaktadır. Buna mukabil bizim toplumumuzda gerek başörtüsü konusunda, gerek diğer dinî konularda olumsuz tepki, hemen daima aydın kesimin bir bölümünden gelmektedir. Hâlbuki aydın olmanın asgarî şartı, kendi hak ve hürriyetine sahip çıktığı kadar, başkasının da temel hak ve hürriyetlerine saygılı olmaktır.
Devletimizin temeline dinamit koyan ve milletimizi uçurumun kenarına getiren hâinler arasında, vatan sevgisinin imandan olduğuna inanan ve bu imanla günde beş vakit ALLAH'IN huzurunda secdeye kapanan örtülü başların bulunmadığı bir gerçektir. Hal böyle iken, Cumhuriyet döneminde misli görülmemiş bir şekilde, başörtüsünün resmen yasaklanması ve başını örtmenin memuru işinden, öğrenciyi okulundan edecek derecede suç sayılması karşısında, millet, Merhum Mehmet Akif Ersoy'un dili ile soracaktır: Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?!

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

BAŞÖRTÜSÜ YASAKÇILARI KAFİR Mİ ?

11/8/2007 · Kategori: GENEL PLATFORM

KUR'AN'A GÖRE BAŞÖRTÜSÜ YASAKÇILARININ DURUMU*

Türkiye'de ve bazı İslam ülkelerinde müslüman kadının başını örtmesi istenmemektedir. Bunu istemeyenler genellikle dine ve gerçek dindarlara saygılı olduklarını söyler ve din dışılıkla suçlanmayı reddederler.

Bir taraftan da Müslümanlar dini hayatlarını Kur'an ışığında gözden geçirmeye başlamış­lardır. Kur'an'a yönelme ile birlikte hurafelere karşı da savaş açılmıştır. Artık iki türlü müslümanlıktan söz edilmektedir; biri Kur'an müslümanlığı, diğeri Kur'an dışı müslümanlıktır. Kur'an dışı müslü­manlıkla kastedilen geleneksel müslümanlıktır. Dindarların büyük çoğunluğu, geleneksel an­lamda müslüman oldukları için Kur'an müslümanlığı başörtüsü yasakçılarının da ilgisini çekmek­tedir.

Bu yazıda başörtüsü yasakçılarının durumu sırf Kur'an ayetleri ışığında ele alınmıştır. Okuyucuya kolaylık olması için karşılıklı sohbet havası içinde yazılan yazı ile sizi baş başa bırakıyorum.

- Müslüman kadınların başlarını örtmelerine karşı çıkanlarla ilgili bir hüküm gerçekten Kur'an'da var mı?

- Elbette var. Müslüman kadınların başını örtmesi Allah'ın bir emridir. Allah'ın bir tek emrini bile kabul etmeyenin durumu Kur'an'da açıklanmıştır. Her müslümanın bunu çok iyi bilmesi gerekir. Şimdi ben sorayım, Kur'anda sapmanın ve saptırmanın simgesi haline gelmiş varlık hangisidir?

- Şeytan mı?

- Evet.. Şeytan, diğer adı ile İblis, meleklerle beraberken Allah ona ve bütün meleklere Adem için secdeye kapanma emri verdiğinde o bu emri kabul etmediği için kafir olmuştur. Konu ile ilgili ayetler şöyledir:

Vaktin birinde Rabbin meleklere demişti ki: "Ben, kurumuş çamurdan, değişken kara balçık­tan bir insan yaratacağım.

Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secdeye kapanın."

Bütün melekler hemen topluca secde ettiler.

İblis öyle yapmadı. O, secde edenlerle beraber olmamakta direndi.

Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Senin neyin var ki, onlarla birlikte secde etmedin?"

Dedi ki, "Kurumuş çamurdan, değişken kara balçıktan yarattığın insana secde edemem."

Allah buyurdu ki, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. (Hicr 15/28-34)

Demek ki, İblis Allah'ın bir tek emrini kabul etmediği için kovulmuştur.

- Bir de kibirlenmesi var. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "...İblis direndi, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu." (Bakara 2/34)

- Şeytanın kibirlenmesi, aslında Hz. Adem'e karşı değil, Allah'ın emrine karşıdır. Yani Allah'ın, çamurdan yarattığı biri için secdeye kapanmasını istemesi İblis'in ağırına gitmiştir. Bundan dolayı Allah ona,"...İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, çık, sen alçağın te­kisin" demiştir. (Araf 7/13)

- İblis bu haliyle Allah'ı inkar etmiş mi oluyor?

- Burada İblis Allah'ın bir emrini tanımamış oluyor. Bu da onun kafir olması için yeterli sayıl­mıştır. Yoksa iblis, Allah'ın ne varlığını, ne birliğini, ne yaratıcılığını ne de kudretini reddetmiştir. Kur'an-ı Kerim İblis'in saptıktan sonra,"..Doğrusu ben Allah'tan korkarım, Allah'ın cezası pek ağırdır." (Enfal 8/48) dediğini bildirmektedir. Allah'ın bazı emirlerini tanımamaya devam ettiği için bu sözü onu kafir olmaktan kurtaramamıştır.

- Doğru, Allah'a "Rabbim" diye hitap ediyor. Nitekim bulunduğu makamdan Allah tarafından indirilince şöyle demişti: "Rabbim! Hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre tanı." (Hicr 15/36)

- Buradan onun ahirete inandığı da açıkça anlaşılmaktadır.

- O zaman çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. İblis Allah'a inanıyor, meleklere inanıyor, çünkü zaten kendisi onların arasındaydı. Ahiret gününe inanıyor. İnanması gereken bir pey­gamber henüz yok, çünkü Hz. Adem daha peygamber olmamıştır. İndirilmiş bir kitap da yok. Bazıları böyle birini iyi bir müslüman sayabilir ama Bakara suresinin 34. ayeti onun kâfir oldu­ğunu açıkça ortaya koyuyor. Üstelik Kur'an'ın bütününe baktığınızda onun kâfirlikte en önde olduğu açıkça gözükür.

-İşte Allah'ın bir tek emrini tanımaması onun bu hale gelmesi için yetmiştir. Onun kâfirliği böyle başlamış, sonra da günah yükünü ha bire çoğaltmıştır.

-Dilden dile dolaşan bir söz var, deniyor ki, "Bir kimsenin kâfir olduğuna dair doksan dokuz, müslüman olduğuna dair bir delil bulunsa müftünün o bir delil ile amel etmesi gerekir."

- Böyle bir şey kabul edilemez. O sözün doğrusu şöyledir: "Bir tek konunun farklı yorumları olsa ve bu yorumlar kişinin kafir olmasını gerektirse ama bir yorumu da o kişinin kafir olma­dığı şeklinde olsa müftüye düşen kâfir olmayacağına dair olan yorumu dikkate almaktır. Eğer o kişinin niyeti bu ise zaten müslümandır. Ama eğer niyeti böyle değilse müftünün onu kâfir say­mamasının ona bir faydası yoktur[1]." Yoksa ayette olduğu gibi, kafir olmayı gerektiren bir tek söz ve davranış bile kişiyi Allah yanında kâfir yapmaya yeter.

- Başörtüsü konusunda, Allah Teâlâ'nın“Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vur­sunlar....” (Nur 24/31) diye emri var; ama deniyor ki, ayette "başörtüleri" diye tercüme edilen ke­lime, humur kelimesidir. Bu hımar'ın çoğuludur. Bu kelime örtü anlamına da gelir. Burada başör­tüsü yasakçıları lehine bir yorum yapılamaz mı?

- Evet ayette geçen, hımar (خمار) kelimesinin kökü hamr ( خمر) dır. Bunun anlamı bir şeyi örtmektir. Hımar (خمار) da örtü anlamında kullanılmıştır. Ama bu kelime Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur. Bunun kadının başörtüsü anlamına geldiği eski Arapça sözlüklerde yazılı­dır[2].

Bu ayet indiği zaman Araplarda hımar kelimesi kadının başörtüsü anlamındaydı. İçinde hımar kelimesi geçen çok sayıda hadis vardır ve bunlar kadının başörtüsü anlamınadır. Bunlardan üç örnek verelim:

1- Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme ipekli kumaşlar getirilmişti. Ömer'e bir parça gön­derdi. Üsâme b. Zeyd'e bir parça gönderdi. Ali b. Ebî Talib'e bir parça verdi ve dedi ki; Onu ka­dınların arasında hımar (başörtüsü) olarak parçalara ayır. (Müslim, Libas 7-2068)

2- Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: Abdurrahman'ın kızı Hafsa Allah'ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemenin eşi Ayşe'nin yanına girdi Hafsa'nın üzerinde ince bir hımar (başörtüsü) vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir hımar (başörtüsü) giydirdi. (El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6)

3- Hz. Ayşe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini bildirmiştir. "Allah adet gören bir kadının namazını başı hımarlı (başörtülü) olmadan kabul etmez." (Ebu Davud Salat 85, H. no 641)

Bugüne kadar, müslüman kadının başını örtmesinin Allah'ın emri olmadığını söyleyen bir tek mezhep çıkmamıştır. Uygulama da hep böyle olmuştur.

- Şu anda "Başörtüsünün serbest, türbanın yasak olduğu" noktasına gelinmiştir. Başörtüsü serbest dendiğine göre onlar lehinde bir yorum yapılamaz mı?

- Türban kelimesi Fransızcadır ve sarık anlamınadır[3]. Bu kelime Türkçemize de geçmiştir. Türkçe'de, sarık gibi kat kat olan, boyun kökünden alnın üstündeki tüy bitimine kadar saçları örten, kulağı, göksü ve boynu açıkta bırakan ve kadınların kullandığı bir örtü anlamındadır. Yasaklanan türban bu ise başörtüsüne bu manada özgürlük tanıyanlar Kur'an açısından Allah'ın bir yasağına karşı çıkmış olmazlar.

Ama son bir kaç yıldır bu kelime, ısrarla kadınların başörtüsü anlamında kullanılmaktadır. Bunlara göre türban, omuzları da örten başörtüsüdür. Ne gariptir ki, asırlardır müslüman Türk kadınının dışarda kullandığı başörtüsü omuzları da örter. Eğer türban bu ise neden şimdiye kadar bunu hiç bir sözlük yazmamıştır.

- Herhalde olayı Kur'an'a göre değerlendirenler pek azdır.

- Günümüzdeki müslümanlar henüz konuları Kur'an'a göre değerlendirme alışkanlığı kazanmış değillerdir. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "İnsanların çoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdirler. (Yunus 10/92) Yukarıdaki ayetleri yazmam da Allah'ın bir ayetine karşı çıkan bir müs­lümanı, Kur'an'ın nasıl değerlendirdiğini göstermek içindir.



--------------------------------------------------------------------------------

* Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, İst. Ün. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi


[1]- M. Alauddin el-Haskefî (öl. 1088 h.) ed-Dürr'ül-muhtâr alâ Tenvîr'il-ebsâr, (İbn Abidîn Haşiyesi ile birlikte), Mısır 1404/1984, c.IV, s. 249, Ridde bölümü.

[2]- Bakınız, İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem (630-711 h.), Lisan'ul-Arab, Beyrut, 1410/1990, IV/257; Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc'ul-Arûs, Mısır 10306, III/188.

[3]- Tahsin SARAÇ, Fransızca Türkçe Büyük Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1976, c.II, s.1325.

KAYNAK: http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=56

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

ÖRTÜNMEYİ BİLMEYENLERE

5/8/2007 · Kategori: GENEL PLATFORM

Makyajın rengine uygun başörtüsü ya da başörtüsüne uygun renk ve biçimde kıyafet; başörtüsü modası denilen yeni moda türedi. Her dışarıya çıkmadan ütüden geçirilen, ayna karşısında yarım saat uğraşılarak takılan, kendisine verilen para ile Afrika'da bir kadının hayat boyu kendini tümüyle örtecek giysi alabileceği bir aksesuar.
Bu tavırlara bakarak "bu hanımlar kapanmak, Allah için örtünmek istediklerinden, nâmahrem bakışlara dur demek için başörtüsü takıyorlar" diyenler beri gelsin; Allah sorarsa bunlara olumlu şâhitlik yapabilecek kaç kişi çıkar dersiniz? Cinsel çekiciliği/câzibeyi kitabına/eşarba uydurup gözü açık safları kandırmak isteyen şeytan, insana sağdan yaklaşırken başörtüsü şeklinde flama kullanıyor olmasın? Yoksa bu yozlaşmış acınası başörtülüler, erkeklerin dikkatini bu şekilde daha çok çekmek için başörtüsünü yem ve istismar aracı mı görüyorlar?
Hayır, bin kere hayır! Medine'de Kaynuka Oğullarından Yahûdilerin, yüzünü açmak istedikleri ve onu savunan müslümanın bu zulmü yapanı öldürüp sonra şehid edilmesine sebep olan ve Rasûlullah'ın bu olay akabinde uğrunda savaş verdiği hanımın örtüsü böyle değildi.
Maraş'ta savaş pahasına savunulan başörtüsü bu tip başörtüsü değildi.
Nur sûresi 31. âyette mü'min hanımlarının yakalarının üstüne örtmeleri emredilen 'humurhımâr' bu başörtüsü değildir. Ahzâb sûresi, 59. âyette mü'min hanımlara emredilen cilbâb; üstlerine giymeleri gereken dış elbise bu değildir, hayır!
Hz. Âişe annemizin, ensar kadınlarının özelliği olarak anlattığı, başörtüsü emrinin hemen ertesi sabahı, sanki başları üstünde karga var gibi örtüler içinde sabah namazına gelen kadınların örtüleri değildir bu.
Yirminci asrın ortalarına kadar dünyanın hiçbir yerinde ve Osmanlı'da namaz kılan mü'mine hanımların örtülerinin benzeri değildir bu çeyrek örtüler.
Doğuda, insanlar geniş/bol, uzun elbise giyerler, başlarını örterler iken; Batıda tam tersi dar, kısa giyerler ve başları açıktır. Günümüz dünyasında Batı ile Doğu özellikleri kaybolup dünya globalleşir/küreselleşirken, Batı Doğuyu her konuda kendine benzetir, kendi kültürünü dayatıp farklılıkları imhâ ettiği halde, yine de giysilerdeki bu farklılar kısmen korunmakta, özellikle dinin bu farklılıkları korumada özel konumu hâlâ direnci canlı tutmaktadır. Bir köyün, bir şehrin Müslüman beldesi mi, Hıristiyan yerleşim yeri mi olduğu daha uzaktan görünen minâresinden ya da çan kulesinden belli olduğu gibi, elbise de bir kimsenin mü'min mi, kâfir mi olduğunu zâhiren yansıtma özelliğini gösterebilir. Zâhirle bâtın, dış ile iç, kalıp ile kalp arasında, zannedildiğinden çok fazla ilişki vardır. Bu ilişki, eğer uyum içinde değilse; birinin tümüyle ötekine baskın çıkıp aradaki uzlaşmazlığı kaldırıncaya kadar sürer. Elbisenin sadece dinle, dinin emirlerine teslimiyetle değil; aynı zamanda dinin özü olan takvâ ile de yakın irtibatı vardır. İnsan, takvâ adlı elbiseye bürünmemiş ise, her tarafını çok kalın giysilerle tümüyle örtse bile bu giysi ona yeterli gelmeyecek, kendisini ve muhâtaplarını haramlardan korumaya yetmeyecektir. Edeb, hayâ, iffet gibi kelimelerle de ifâde edilen bu durum, Arapça'da hicab kelimesiyle ifâde edilir. Bu özellik, giyinmenin arka planını ortaya koyduğu için, "giysili çıplak" olmaya giden yolu tıkayacak, sözgelimi kadının cinsel tahrik unsuru olarak ayakkabı veya terliklerini kadınsı bir edâ ile tahrik edecek şekilde ses çıkararak kullanmasına, tahrik edici parfümler kullanmasına engel olacaktır. Haramlara dâvet edici şuh kahkahalar, kadınsı cilve, kırıtma ve aşırı rahat/özgür tavırlar ile sadece dış giysinin kapatamadığı çirkinlikleri ancak takvâ giysisi kapatır.
Takvâ giysisi, edeb, iffet ve hayâ günümüzün gençlerine doğal ortamda, evde, çevrede çocukluğundan beri verilemediği için çeyrek tesettürlüler, yani "örtülü ama tesettürsüz" kimseler ortalığı kaplamaya başladı. Takvâ giysisinin önemsenmemesine, biraz da diğer tamamlayıcı unsurlardan yalıtılmış şekilde, sadece "başörtüsü" vurgusunun sebep olduğu değerlendirilmelidir. İş, bırakın takvâ giysisini, fetvâ boyutunu bile hiçe sayan, sanki İslâm'ın tesettür ve hicap emriyle dalgasını geçen bir tuhaflığa, hatta maskaralığa bile dönüşebilmektedir. İşin sadece fıkhî/şekilsel boyutunu ele alan, ama takvâ giysisinden soyunmuş bir bayan sözgelimi parmağını göstermenin câiz olduğundan yola çıkarak yabancı bir erkeğe parmağıyla işaret ederek parmağına "haydi gel!" dedirtebilir, gözünü göstermenin câizliğinden yola çıkarak göz kırpabilir. Bu tür problemlerin ne kadar yaygın olduğunu belki sokağı caddeyi, okulu, gezinti yerlerini tanımayan kişiler bilmeyebilir, ama iş gerçekten çığırından çıkmış vaziyettedir. Sadece başörtülü olan, diğer giysileri ve tavırlarıyla takvâ giysisine hatta düşman olan ya da şeklen tesettürlü olduğu halde İslâmî edebe, hayâ ve iffete yeterli derecede sahip olmadığı hemen belli olan kişinin kapalı kıyâfeti de artık yadırganmamakta, her iki farklı, hatta birbirine düşman tavır normal görülebilmektedir. Elbise de konuşur. Evet, kişi, dili aracılığıyla konuştuğu gibi, elbisesi aracılığıyla da konuşur. "Bana, benim dişiliğime bakma, ben Allah'tan korkan bir müslümanım. Toplumun ve/veya kendimin ihtiyacından dolayı bulunduğum sosyal hayatta şu anda ben bir dişi olarak değil, kişi olarak varım. Sahip olduğumu düşündüğüm her şey gibi kendi vücudum da bana emânettir, Allah'ın emâneti. Onu nasıl kullanmam, nasıl örtmem gerektiğini de Sahibi bilir. Yanlış kıyafetim ve hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri günaha dâvet ederek mülkün sahibine ihânet edemem! Kıyâfet tercihimle ilân ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum" şeklinde kibarca mesaj vermesi gereken başörtüsü, bugün göz alıcı renk ve desenleri, diğer tamamlayıcı giysi ve tavırlarıyla cıyak cıyak bağırıyor: "Hey erkekler, ben buradayım, baksanıza! Sizin dikkatinizi ve ilginizi çekip kendime baktırmak için ben ne paralar sarfettim, kaç mağaza gezdim, ne uğraşlar verdim. Nasıl, yakışmış mı başörtüm, uyum sağlamış değil mi diğer giysilerimle. Karar veremedinse tekrar bak, bir daha bak! Ha, nasıl olmuşum, güzel miyim, bu giysilerimle daha güzelleşmiş miyim? Cevabını şimdilik gözlerinle ver e mi?"
Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı meşrû olmayan cinsel isteklerden sakınmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, kadınların iffetini korumak içindir. Bir şey maksadından soyutlanarak algılanırsa işte böyle sulandırılır, yozlaştırılır.
Tesettür, kadının kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman hanımın, toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının sömürülmesine ve eziyet edilmesine karşı koruyucu bir kalkandır. Kadının teniyle, derisiyle değil, insanî özellikleriyle topluma katılmasıdır. Bir bilinçtir, bir cihaddır, bir ibâdettir tesettür. İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmamHatip'te, Üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında ve onunla bütünleşen tesettür ve müslümanca kişilikte düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de özgürlük bayrağıdır. Materyalist modern insan; imajı, vitrini, kaportayı, yani madde cinsinden ve göz boyayacak şeylerin özün yerine koydu. Bunun kadın açısından durumu da şu: Fark edilip beğenilmek isteyen bir kadın, teniyle, çekici kıyâfetiyle, dişiliğiyle bunu gerçekleştirecek, toplumda bu özelliklerle yer edinecektir. İnsanî erdemlerle, hizmet ve hayırlı çalışmalarla kendini ispatlamak, ancak kulluk şuuruyla ve İslâm kimliğiyle sözkonusu olabilir. Kadın edilgenlikten, sömürüden, metâlaşmaktan, nesneleşmekten, kendi nefsine veya kendine nefsine köle olanlara kölelikten kurtulmak ve erkek egemen dünyada hak ettiği saygın yeri almak istiyorsa, bunun yolunun kesinlikle tesettürden, hicaptan, Allah korkusuna dayalı bir yaşayıştan, İslâmî bir aileden geçtiğini unutmamalıdır. Kadının huzur ve mutluluğu sokaktan geçmemektedir. Sokakta bulunanlar veya bulunduğu sanılanlar yine bir sokakta kaybedilecek şeylerdir. O olmadan tesettürün de olmayacağı, ama sadece kendisiyle bitmeyen başlangıç olan baş tâcı başörtüsü, dişiliğin örtülmesi olarak görüleceği yerde, dişiliği öne çıkarmanın çarpık bir aracı haline d(ön)üşmüşse, artık tesettürün bile bir parçası olmayan bu bez parçasını başına koyan örtülü çıplak, Allah'ın değil; hevâsının/hevesinin, ins ve cin şeytanlarının kulu olmuştur.
Sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, İslâm'ın istediği gibi örtünmemek ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmek bir eziyettir. Bayanlara yönelik cinsel tâciz elbette bir eziyettir, zulümdür; ama buna sebep olan cinsel tahrik de erkeklere yönelik bir eziyet ve zulümdür. İslâm'ın istediği gibi tesettüre, hayâ ve edebe, takvâ giysisine özen göstermeden toplum içine çıkan bayanlar, özellikle nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyet yapmakta, onların vebalini almakta, günahlarına vesile olmaktadır. Gereği gibi tesettür ve edep içinde olmayan bayanlar, kendilerini ister istemez gören erkeklerin haklarını gasp etmektedirler; en doğal hakları olan namuslu olma, Allah'a kulluk yapma, haram işlemeden yaşama hakkını çiğnemektedirler. O yüzden tesettüre ve hayâya tam dikkat etmeyen bayan, kendisine gözüktüğü tüm erkekleri taciz ederek kul hakkı suçu işlemektedir.
Örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir eziyetten de kurtuluyor. Tâciz gibi eziyetlerden, çirkin bakış ve düşüncelerden, teklif ve sataşmalardan korunmak isteyen bir bayanın şöyle düşünmesi gerekir: "Başkasının bana cinsî tâcizde bulunmasını istemiyorsam, bana ait güzellikleri allayıp pullayarak teşhir etmemeliyim. Tahrik ederek başkalarının bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartmamalıyım."
Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Görüntü ile harekete geçen söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Örtü, erkeğe İlâhî sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korurken, kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur.
Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, "başörtüsü zulmü" farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişörtlü etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece tesettürü bile yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik özelliklerini kuşanmak, tavır/yürüyüş/konuşma/gülme/aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı; o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek; pazarlık ve tâviz konusu olabilecek; türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa düştü. "Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür defileleri yapılıyor' deyin, gerisini onlar anlar" diyecek Bekri Mustafa'lara kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna "çeyrek tesettür" adını taktı. "Tesettür ya vardır, ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmek arası olur mu?" demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş...
Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliğini yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda gibi düşünülüyor. "Tesettür(!) defilesi" denilen ucûbeler, bir taraftan talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor... Akşam olunca da evinde, Filistin'li kızların dramını, Irak'taki kadınlara yapılan zulmü gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun tüm kurumlarıyla, gayrı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme, takvâyı hatta haramhelâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecektir. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara kızmaktan, hatta acımaktan da öte, kadın ve erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire koşturmamız gerekiyor.
Eğer başörtülüler, gerçekten Allah rızâsı için ve O'nun emri olduğundan dolayı başörtüsü örtüyorlarsa, Peygamber ihtarları; modadan, yabancı erkekler tarafından beğenilme arzusundan ve hevâya uymaktan, şeytanı ve şeytanlaşanları da râzı etme çabasından daha etkili olacaktır. O yüzden insanımıza, özellikle başörtülü tesettürsüzlere şu hadisi şerifleri hatırlatalım:
"Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen (örtülü çıplak) ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar." (Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128)
"Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır. Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları lânetleyin. Çünkü onlar mel'un kadınlardır." Başka bir rivâyette aynı hadise şu ibâre de ilâve edilmiştir: "Onlar cennete giremezler. Cennetin kokusunu alamazlar. Onlara cennet kokusu şu kadar şu kadar fersah mesafeden ulaşır." (Taberânî, Mu'cemu's-Sağîr; Müslim)
"Rasûlullah (s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen elbiseler giyen kadınlara "Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar" buyurmuştur (Süyûtî, Tenvîru'l-Havâlif, c. 3, s.103).
"Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker." (Tirmizî, Radâ 1
Hz. Âişe'den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Rasûlünün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: "Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104)
Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle oturuyorlarken ashâbı kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümmi Mektûm çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: "Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün" buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: "Yâ Rasûlallah! Bu zât a'mâ değil midir? O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!" deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü' min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdiler: "Evet (o a'mâdır, görmüyor), ama siz de mi körsünüz? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun)." (Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283)
"Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet etsin!" (Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25)
Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti." (Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325)
"Allah'ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah'ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır." (Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671)
"Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır." (Buhârî, İsti'zân 12; Müslim, Kader 20)
Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.)'a ansızın görmenin hükmünü sordum. "Hemen gözünü başka tarafa çevir!" buyurdu. (Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 2
"Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz..." (Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137)
"Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın." (Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hacc 424; Tirmizî, Radâ' 1; Fiten 7)
"Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar." (Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030). Şöhret elbisesinden maksat, başkalarına câzip görünmek ve fors satmak için giyilen elbisedir (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, c. 2, s. 94). İbnü'l-Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların arasında göz alıcı elbiseler giyerek büyüklük taslamak, kibirli tavra bürünmektir diye belirtir.
"Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla bakmaz)." (Kütübi Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465)
"Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden de hayırlıdır." Dedim ki: 'Ya Rasûlallah, nasif nedir?' "Başörtüsüdür" buyurdular." (Ahmed bin Hanbel, II/483)
Ve bir âyeti kerime: "Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi)." (7/A'râf, 26). Daha hayırlı olan "takvâ elbisesi" nedir? Takvâ (din örtüsü) ile kişi, kendini korumaya, dinî hayatına zarar verecek şeylerden sakınmaya çalışır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden saklayan nöbetçiler gibidir. İşte takvâ elbisesi budur. İnsanın rûhunu giydiren ve doyuran elbise. İnsanın mânevî dünyasını kollayan, yüzünü kızartacak bütün yanlış hareketlerden koruyan bir mânevî giysi, bir örtünüş ve davranış biçimi. Mü'minin onuruna, kişiliğine, inancı, ahlâkı ve namusuna zarar verecek davranışlardan onu koruyan bir giysidir takvâ elbisesi.
Takvâ elbisesi, sırf Allah rızâsı için ve emredildiği gibi, şuurla sevgi dolu teslimiyetle örtünmektir. Takvâ elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim, yani hayâ duygusu ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah'ın izniyle maddî mânevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha güzeldir, sırf faydadır. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan kurtulamazlar. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur.
Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur'an'ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur'an'ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah'ın, Rasûlünün ve mü'minlerindir (63/Münâfıkun, .
Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer etmesi, erkekleri tahrik edecek veya onların dikkatlerini üzerine çekecek kıyafet, davranış ve tavırlarda bulunmaması gereklidir. Bazı müslüman kadın ve kızların gayri müslim bayanlardan toplum içinde sadece başörtüsüyle ayrıldığı, onun dışında davranış ve hatta giysi yönüyle pek farklı olmadıkları görülen bir vâkıadır. Şuh kahkahalar, yabancı bir erkekle samimi tavırlar, aşırı serbest hareketler, müslüman bir hanıma yakışmayacak basitlikler içinde toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir şahsiyet problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan "çeyrek tesettürlü" bayanlar gittikçe daha artmaktadır. Ama, bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan tümüyle uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
Tesettür, hanımlar için Allah'ın emirlerine uygun olarak örtünme demektir, iman alâmetidir, İslâm şiarıdır. Ruhumuz gibi, vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir tesettür. Örtünme; çağımızın zulüm egemenliğine karşı bayanların cihadı, başörtüsü de özgürlük bayrağıdır. Başörtüsü ve onunla beraber İslâmî tesettür, hicap ve iffet/hayâ, müslüman bayanların şiarıdır. Başörtüsü, Allah'ın emri olması yanında, nice hikmetleri de olan, müslümanın vazgeçemeyeceği bir semboldür. Bunu bilen İslâm düşmanları başörtüsüne, al görmüş boğa gibi saldırmaktan vazgeçmiyor, onu kamusal alanlardan uzaklaştırmak için bütün güçlerini kullanıyorlar.
Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun yozlaştırılmasına sebep olabilmektedir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir emirdir. Birçok dinî görevin yerine getirilmesiyle başörtüsü İslâmî bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen ya da diğer giysi ve davranışları başörtüsünün ruhuyla bağdaşmayan insanının başında ise o sadece bir bez parçasıdır.
Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arâzinin toprağı gevşekse, yağan yağmur, esen rüzgâr onun toprağını oradan alıp götürüyorsa; bu durum, ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. İşte aynen bunun gibi, iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır; başörtüsü ise bu binanın çatısı, tesettür/örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır.
Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis, şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup gidecek veya başörtülü ama çıplak denilecek tip oluşacaktır.
İçinde olması gereken iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü, "başı gitmeden başından gitmeyecek" kadar değer ifâde ederken, içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o hizmet için, üniversite için tâviz verilebilecek bir teferruattır, olmasa da olur; ya da haram bakışları uzaklaştırmak yerine çekiciliği artıracak şekilde istismar edilebilecek bir oyuncak haline gelir.
Tesettür modası, başörtünün aksesuar görevi gibi kullanılması, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur ve takvâ elbisesini bürünmeyen bayan, tesettürü de bazen istismar edip kirletebilmekte, düşmanlardan daha zararlı olabilmektedir.
Sadece insan elbise giymez, giysi de insanı giyer, yönetir, yönlendirir. Dış, için aynasıdır. Dışı İslâm'ın anladığı anlamda temiz olmayanın içinin de çok temiz olmasına imkân yoktur. Kıyâfetin insan rûhuna etki ettiği de bir vâkıadır. O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın gibi tavırlar takınır. Bunun tersi de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok küçük yaştaki çocukların bile karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar, hatta karşı cinsi çağrıştıracak renklerdeki giysileri de. İşte giysinin insan rûhuna bu etkisi, İslâm'ın uygun görmediği tarzda kıyâfetin imana da zarar vermesine sebep olabilecektir. Aynen gerçek imanın tam tesettürü, takvâ giysisini zorunlu kıldığı gibi.
1820. Yüzyıl Türk tarihi, biraz da kıyâfetlerdeki acâyip ve hızlı değişimin tarihidir. Tanzimat denilen Batıya entegre olma, yönetimi ve halkı Batılılaştırma çabası, hayatın her alanında olduğu gibi, kıyâfetlerde de büyük kırılmanın başlangıcı olmuştur. Bu kırılma, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimlerle kop(arıl)ma noktasına getirilmiştir. En önemli devrimlerin kıyâfetle ilgili olması, giysinin sadece bir görüntüden ibâret olmayıp oradaki değişimin kişinin inanç dâhil, tüm dünyasını değiştireceği gerçeğinden yola çıkılarak yapılmıştır. Tanzimat'la birlikte halkın giysi özgürlüğü baskı altına alınmış, devlet zoruyla kişiler Batılı giysilere mecbur edilmiştir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Almanya'daki Gelişmeler

5/8/2007 · Kategori: GENEL PLATFORM

Fransa'daki tartışmalara benzer tartışmalar Almanya'da da yaşandı. Almanya'da, Anayasa Mahkemesi görünüşte özgürlükçü, özünde yasakçı bir karar aldı. Bu karara göre, Müslüman öğretmenler sınıflarda başörtüsü takabileceklerdi. Aynı karar içinde 16 eyaletin başörtüsü konusunda gerekli yasal düzenlemeyi hazırlamakta serbest olduklarına da hüküm verildi.

Ancak bu durum özgürlüklerin sınırlandırılması için de bir zemin hazırladı. Şimdi Almanya'da, Fransa'da olduğu gibi yasa hazırlamak istiyor. Bazı eyaletlerde yasağı yasa ile kayıt altına almaya çalışsa da bazı eyaletler de serbestlik eğilimi ağır basıyor. Bunlar, Hamburg, Saarland, Sachsen, Sachsen-Anhalt, Thüringen, Mecklenburg-Varpomen, Nordrhein-Wastfalen, Rheinland-Pfaiz eyaletleri. Konunun eyalet meclislerine taşınması, şu anda görevde bulunan ve başörtüsüyle ders veren bayan öğretmenler tarafından büyük bir tepkiyle karşılanırken, konuya baştan beri karşı olanlar da seviniyorlar.

Derste başörtüsü takmak istediği için 1999 yılında Baden-Würtemberg Eyaleti'nde devlet okulu öğretmenliğine kabul edilmeyen Afgan kökenli Alman öğretmen Ferişta Ludin, İdari Mahkeme'de açtığı davayı kaybetmiş, ardından dini özgürlüklerinin kısıtlandığı teziyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştu. Federal Anayasa Mahkemesi de Ludin'in itirazını değerlendirerek, başörtüsü takmanın ders vermeyi engellemediği kararına varmıştı. Ancak Anayasa Mahkemesi'nin bu lehteki kararı Baden-Würtemberg eyaleti yerel meclisinin çıkardığı bir yasa ile yasak lehinde bozulmuştur. Baden-Wartemberg eyaletinde 5 yıldan bu yana hukuk mücadelesi veren Ludin, bu arada Berlin İslam Federasyonu tarafından ders verilen bir okulda görev yapmaya başlamıştı.

Karlsruhe kentinde bulunan Federal Anayasa Mahkemesi'nin, Baden-Warttember eyaletinde başörtüsünü yasaklayan bir kanun olmadığı gerekçesiyle Afgan kökenli Alman vatandaşı Fereşta Ludin'in başörtüsüyle okulda çalışmasına 24 Eylül'de izin verdi. Bilahare Baden-Württemberg eyaletinin Hıristiyan Demokrat Birlik Partili (CDU) Eğitim ve Kültür Bakanı Anette Schavan tarafından hazırlanan, kamu kuruluşlarında ve okullarda öğretmenlere başörtüsü yasa tasarısı 11 Kasım 2003 tarihinde eyalet meclisinde yapılan oylamada kabul edildi. Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Erwin Teufel (CDU) Stuttgart kentinde yaptığı açıklamada, yasanın amacının siyasi bir işaret/sembol olarak algılanabilecek nesnelerin yasaklanması olduğunu söylemiştir. Okullarda öğretmenlerin başörtüsü taşımalarını yasaklayan; ancak Hıristiyan sembollerin bulundurulmasına izin verilen yasa, tarafsızlık ilkesini ayaklar altında çiğnediği gerekçesiyle tepkiye neden oldu.

Almanya'da bazı eyaletlerde rahibeler çarşafları ile devlet okullarında ders verebiliyorlar. Sınıflarda da Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş resimleri asılı.8 Bayern eyaletinde sınıflarda haç asılı. Der Spiegel'in de temas ettiği gibi, Almanya'da kilise vergisini devlet topluyor ve bunları Kilise'ye aktarıyor. Devlet ricali, "Allah'ın inayetiyle" diyerek göreve başlama yemini yapıyor. Almanya Şansölyesi Schröder deist olmasına rağmen, o da görevine başlarken 'Allah'ın adıyla' diye başlamıştır. Federal İçişleri Bakanı Otto Schily, eyalet parlamentolarına çağrıda bulundu ve yeni kanun yapılırken dinlere eşit davranılmasını istedi. Çağrının anlamı şu: Rahibeler çarşafla ders verdiğine göre Müslüman öğretmenler de vermelidir; aksi taktirde, bu ülke laik bir ülke olmaktan çıkar ve Hıristiyanlığın uygulandığı bir ülke haline gelir. Eyaletler farklı yasalar çıkarırsa konu yine Anayasa Mahkemesi'ne intikal edecektir. Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily'nin yaklaşımı da esasen Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin yaklaşımından pek farklı değildir.

Kendisinin Katolik kökenli olduğunu söyleyen ve İranlı bir bayanla evlendiği bilinen Alman Dışişleri Bakanı Jorga Fischer de başörtüsünün tehdit olarak algılanmasını doğru bulmadığını söylemiştir.

 

Bütün bunlar olurken, Alman hükümetinin göç, mülteci ve uyum sorumlusu Marieluise Beck, okullarda başörtüsü yasağının yanlış bir uygulama olacağını söylemiştir. Beck Berlin'de 15 Ekim 2003 tarihinde Berlin eyaletinin göç ve uyum sorumlusu Günter Piening ve eyaletin eski yabancılar danışmanı Barbara John ile birlikte başörtüsü konusunda basının karşısına çıkarak, "Burada Türkiye'deki laikliği tartışmıyoruz, ülkemizdeki yaşayan Müslümanlar için yasaların çerçevesinde neler yapabileceğimizi düşünmemiz lazım. Bende kapanılmasını sevmiyorum, ancak başörtüsü yasağı yanlış sinyal olacaktır. Başörtüsünü yasaklayarak, Müslümanları dışlamış oluruz.' demiştir. Birçok kişinin 'yasa olmadan yasak olmaz, o halde yasak çıkartarak yasaklayalım' dediklerini hatırlatan Beck, burada din özgürlüğünün gözardı edildiğini, yasak yerine ülkedeki farklı dinlerle nasıl münasebet kurulabileceğinin araştırılması gerektiğini savunuyor. Başörtüsü tabii hukukun gereği olarak serbest olmalıdır. Dolayısıyla serbestlik için yasa getirilmesi bile zaittir. Başörtüsünün birçok kişi tarafından 'köktendincilik', 'terörizm' ve 'kadınların baskı altına alınmasının aracı' yaftalarıyla anıldığını ve eş tutulduğunu kaydeden Beck: "Bazı Müslüman kadınlar başörtüsü taşımak için zorlanırken birçoğu da özellikle kimliklerini önplana çıkarmak amacıyla kendi isteğiyle başörtüsü taşıyor. Özellikle 2. ve 3. kuşak Müslüman nesiller, artık Müslüman olduklarını gizlemek istemiyorlar' ifadesini kullanıyor. Aslında bu Lille piskopos Yardımcısı Brunin'in teşhisiyle aynı istikamette seyrediyor.9

Beck, hoşgörülü demokratik bir toplum olarak, diğer din ve kültürlerden gelen insanlarla diyalog aramak yerine, bunların dışlanmalarına izin vermeyeceklerini söyler. Berlin eyaleti uyum ve göç sorumlusu Piening ise, başörtüsü takan bir kadının köktendinci olarak görülmesinin yanlışlığına temas ediyor. Devamla, "Bunu böyle görenler İslamiyet'i genel olarak anayasa düşmanı bir din olarak kabul etmektedirler" diyor. Berlin'de 220 bin Müslümanın yaşadığına dikkat çeken Piening, bu nedenle başörtüsü meselesinin Berlin açısından hayati ehemmiyete haiz olduğuna işaret ediyor. Piening, "Okullarda tarafsızlık ilkesine uyulacak olursa, kiliseler de din dersi vermemeli. Bu da bir yarar sağlamayacağı için, diğer din ve kültürlere barışçı şekilde birarada yaşamanın yollarını aramalıyız" diyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »