ÖRTÜNMEK GÜZELDİR !

BU BLOG BAŞÖRTÜSÜ YASAĞINA KARŞI PLATFORM OLUŞTURMA AMACIYLA KURULMUŞTUR. BİR BLOG DA SİZ AÇIN !

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI TARİHÇESİ

3/8/2007 · Kategori: NEDEN YASAK

1950’lerde daha net bir ifade kazandığı görülen öze dönüşün ülkemizde gözle görünen en önemli sonucu 1960’larla birlikte kadınlardaki örtünme eğiliminin giderek artış göstermesidir. 1960 yılından itibaren üniversitelerde görülmeye başlanan başörtülü öğrencilerin sayılarının giderek artması buna paralel bir gelişmedir.
 Bu sayısal artışın diğer bir nedeni ise özellikle 1950’den sonra uygulanan ekonomik politikalara bağlı olarak kırsal kesimdeki insanların yoğun olarak kentlere göç etmeleri ve okuma yazma bilen kadın oranının hızla artmasıdır- bu artan oran içinde başörtülü kadınların da hesaba katılması gerektiği açıktır. Başörtülü öğrencilerin yükseköğretim kurumlarında görülmeye başlandığı bu yıllardan itibaren başörtüsü yasakları da gündeme gelmeye başlamıştır.
12 Eylül öncesi yasaklar
İnönü dönemi, dini alana yönelik sınırlamalarla ve dindarlara yöneltilen akıl almaz baskılarla hafızalara kazınmıştır. Milli Şef’in döneminde idarenin ve hükümetin faaliyetlerine karşı en ufak bir tenkit yapılamıyordu. Göstermelik seçimleri, basın ve yayın organları üzerindeki sıkı denetimi, din, dil ve eğitim gibi alanlarda halka rağmenci ve dayatmacı icraatlarıyla bu yönetim, 1950’ye doğru halkta giderek somutlaşan bir muhalefeti kaçınılmaz kılmıştı.
Türk toplumu da geleneksel düzenin köklü ve kapalı bağlılığından, serbest hareket eden ve devlet idaresine katılan modern topluma geçiş dönemine girmiştir. Şehirleşmenin artması, ulaşım kolaylıkları, okur-yazar oranındaki artış bu geçişi hızlandıran unsurlar olmuştur.
CHP’deki değişim sinyalleri
İç politikanın değişen şartları ve dengesi, halkın gösterdiği belirgin tepki 1945 yılına doğru CHP’nin dini konulardaki tutumunu yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmıştır. Bunların sonucunda 1945 yılında iktidar partisi içinde ilk kez dini problemler etrafında bir tartışma yaşanmıştır. Sonuç olarak Halk Partisi Divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyetin “vicdan hürriyeti ve laiklik prensiplerinin” zedelenmemesi şartıyla mümkün olabileceğine karar vermiştir. Bunu takiben, 1947 Temmuzu’nda “Özel Din Öğrenimi Ana Hatları” kabul edilmiş ve bir bildiriyle halka duyurulmuştur. Böylece Demokrat Parti iktidarına giden yolda tek parti yönetimi göreli de olsa halkın dini duyarlılığına karşı yumuşama sinyalleri vermiştir. Bu yumuşamada ülkede yükselen dini canlanmaya karşı siyasal bir oportünizmin etkisi vardır.
DP’nin fonksiyonu
7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla Türkiye yeni bir döneme girmiştir. DP 1950 yılında tek partili dönemin icraatlarına yönelttiği popülist sorgulama sonucu geniş kapsamlı bir koalisyonun(2) desteğini kazanarak ezici bir çoğunlukla meclise girdi.
Demokrat Parti 1950 seçimlerindeki başarısını büyük ölçüde dinsel duyarlılıkları örselenmiş kitlelerin nabzını iyi tutmuş olmaya borçluydu. Denilebilir ki, DP belli bir esneklikle yaklaştığı Müslüman kitleyi belli kalıplar halinde kendi oy tabanına yerleştirerek sisteme entegre etme işlemini üstlenmiştir.
Nitekim dindar kesimin beklentilerini iyi bilen Adnan Menderes 16 Haziran 1950’de Meclis’ten dini meselelerle ilgili bir dizi yasayı çıkartmıştır. Artık ezan Arapça okunabilecek, radyoda haftada üç kez Kur’an-ı Kerim okunacaktır. Okullarda din eğitiminin verilmesine başlanmış, ayrıca İmam Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlanmıştır. Demokrat Parti iktidarının sağladığı demokratik ortamda müslümanlar kendilerini ifade etme bakımından az da olsa rahatlamışlardır. Özellikle küçük kentlerde ve kırsal kesimde tesettüre riayette görülen artış basın ve muhalefetin iktidarı sıkıştırması için önemli bir malzeme olmuştur. Ancak örtü karşıtlığının yalnızca CHP’liler tarafından ve muhalefette sürdürüldüğünü düşünmek hata olur. Çünkü Halk Partisi yanlısı basın organları dışında hükümeti destekleyen bir kısım basın organında da başörtüsü, çarşaf ve genel olarak tesettür düşmanlığının yapıldığı çeşitli haber ve yorumlar yer almıştır. (1)
27 Mayıs 1960 Darbesi
Bir grup albay ve daha alt rütbeli subayların gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 Darbesi Cumhuriyet tarihinde “1960 Demokrasisi” denilebilecek yeni bir dönem başlatmış; Türkiye’de siyasetin olağandışı gücü ordu ise bu darbeyle sahnede yerini alırken daha sonra da rejimin kilit noktalarını elinde tutmanın hep bir yolunu aramıştır. (2)
Liselerdeki uygulamalar
1969 Şubat’ında bir kasabada lise müdürü ve devletten yana tavır takınan bazı sol görüşlü öğretmenlerin okula tesettüre uygun giyinerek gelen kız öğrencilerin başörtülerini ve mantolarını parça parça edip onları okuldan kovuşları, kasaba ahalisinin büyük bir üzüntü içinde saldırgan müdürü ve öğretmenleri protesto etmelerine neden olmuştur.
Bu tür olaylar kız öğrenci almaya başlayan İmam Hatip Liseleri’nde de görülüyordu. 26 Ocak 1971’de Isparta İmam Hatip Okulu’nda Matematik öğretmeninin okul bahçesinde gördüğü tesettürlü öğrencinin başörtüsünü çekip yırtması, bu olaylardan yalnızca biriydi. İşin en ilginç yanıysa bu olay üzerine bir konuşma yapan Isparta Müftüsü’nün “Bu asırda da başörtülü talebe mi olurmuş?” diye beyanat vermesiydi.
Okul dışında da baskılar başlamıştı
Başörtüsüne karşı yürütülen kampanya sadece okullarda devam etmiyordu. Eğitim kurumları dışında günlük hayatta da başörtülü insanlar büyük sıkıntılara maruz kalıyorlardı. Konya’da, Mevlana ve Şems-i Tebrizi’yi ziyaret amacıyla Ankara Üniversitesi’nden gelen genç kızların ve Kur’an Kursu talebelerinin, kızların topuklarına kadar uzun başörtüleri gerekçe gösterilerek ” Kıyafet Kanunu”na aykırılık iddiasıyla polis tarafından tutuklanmışlar; ancak, savcılık tarafından serbest bırakılmışlardır.
İlk başörtülü öğrenci: Babacan Ve İlk Başörtüsü Eylemleri
Türkiye başörtüsü tartışmalarının bugünkü halini aldığı ilk olayla gençlik hareketlerinin dünyayı sardığı yıllarda karşılaşır. A.Ü. İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan 1967 yılında başı örtülü olarak İslam tarihi dersine girer. Kürsüdeki hoca Prof. Neşet Çağatay, Babacan’ı farkeder ve yıllarca aynı kalıp içinde tekrar edilecek olan cümleyi ilk kez sarfeder: “Hey sen! Sen başörtülü kız! Sınıfta bu kıyafetle oturamazsın. Ya başını aç ya da dışarı çık!” Gerilimin sürmesi ve genç kızın bir gün tartışma esnasında bayılması üzerine konu basına yansır.
İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci eylemleri yapılır. Bu eylem öğrenci eylemlerinin ilki olarak Türkiye tarihe geçer.
12 Eylül darbesi
12 Mart muhtırasının ardından başörtüsü yasağıyla ilgili somut örnekler artmakla birlikte özellikle 12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbeyi takip eden yıllar boyunca ülke gündeminden başörtüsü ve başörtülü öğrenci tartışmaları eksik olmadı. 12 Eylül darbesinden sonraki yıllarda batı kültürünün bütün veçhelerinde yaşanan bir dönüm noktasının işaretleri bu ülkede genç kızların ve kadınların başörtülerinde dile geldi. (3)
28 Şubat darbesi
Başörtüsü probleminin tekrar yoğun olarak gündemimize girmesi darbeler tarihinin son halkası olan 28 Şubat 1997 müdahalesiyle birlikte olmuştur. 28 Şubat rejimin militer renginin koyulaştığı ve bu koyuluğun süreklilik ve meşruiyet kazanmaya çalıştığı genelde islami kesimin özelde ise başörtülü öğrencilerin artan baskılara maruz kaldığı bir süreçtir. (4) Bu süreçle birlikte yükseköğretim kurumlarında başörtüsü yasağı hızla uygulanmaya başlanmış ve 2002 yılı itibariyle yasağın uygulanmadığı hiçbir üniversite kalmamıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

KARTEL MEDYASI

3/8/2007 · Kategori: NEDEN YASAK

Türkiye’de, “kartel medya” tanımında ifadesini bulan belirli kurumlar, 2006 yılı süresince başörtüsü yasağına medyatik destek sağlamaktan geri kalmadılar. Gazete, dergi, internet siteleri ve televizyon kanallarında, başörtüsüne “türban”, İslam’a “dogma” ve Müslümanlara “gerici, irticacı” kelimeleri arkasından hakaret etme cüreti gösteren kartel medya, özellikle başörtüsü konusunda tam bir avcı dikkati sergileyerek, birçok jurnali manşetlere taşıdı.

 

Kartel medya jurnalcilik vazifesini ifa edebilmek için yılın ilk gününden son gününe, kesintisiz bir mesai yaptı. 1 Ocak 2006’da Hürriyet Gazetesi’nde “Doktorun türban ısrarı” başlığıyla verilen haberde, Erzurum 112 Acil Servisi’nde görevli Dr. Zeynep Bingöl’ün görevi başında başörtüsü taktığı yazıldı. Tempo Dergisi’nin yılbaşı için hazırlanan sayısında ise derginin kapağında, başörtüsü; bayağı bir kompozisyon içinde kullanılırken, derginin ve aynı zamanda Hürriyet Gazetesi’nin köşe yazarı Bekir Coşkun, başörtülü Müslüman kadınlara yönelik hakarete varan sözler sarf ederek medyadaki seviyesizliği ortaya koydu.

  

            Başörtüsü; yıl boyunca medyanın gündeminden düşmedi. Özellikle komutanların, Cumhurbaşkanı’nın, YÖK başkanının ve sistemin yüksek mercilerindeki diğer başkanların “laiklik” ve “irtica tehdidi” vurgularını; sürekli “sert uyarı” “muhtıra gibi açıklama” “paşa sert konuştu” gibi başlıklarla manşetlerine taşıyan kartel medyanın köşe yazarları ise özellikle “Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve başörtüsü” konusunda hakarete varan yazılar yazmaktan hiç vazgeçmediler.

 

İslam ve başörtüsü konularında kaba bir üslubun kullanılması ve hakarete varan ifadelerin sarf edilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da rahatsız etti. 1 Mart 2006’da düzenlenen İl Müftüleri Toplantısı’nda medyaya “Dini konuları magazin üslubunun dışında tutun” çağrısı yapıldı. Toplantının sonuç bildirgesinde ise başörtüsüyle ilgili şu maddeye yer verildi: “On dört asırlık uygulamada kadınların başını örtmeleri dinî bir gereklilik olarak kabul edilmiş, Müslüman kadınlar da dinlerinin gereği olduğuna inandıkları için başlarını örtegelmişlerdir.” Fakat bu çağrı medyada hiçbir etki uyandırmadı.

 

            5 Mart 2006’da Milliyet Gazetesi yazarı Ece Temelkuran “Yoksul Kapansın, Zengin Açılsın” başlıklı köşe yazısında birçok iftiraya yer vererek, İslam-karşıtı psikolojik harbe katkı yaptı. YÖK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi kurumların yasakçı kararlarına destek veren Ece Temelkuran “kadın, nasıl olmalı, nasıl olmamalı”nın normlarını tayin ve tespit etmede açıkça bir “aydın despotizmi” sergiledi.

 

            11 Mart 2006’da, Hürriyet Gazetesi ikinci jurnal haberini gündeme taşıdı. “Türbanlı Başhekim makamda” başlıklı haberde, Uşak’ta, Başhekim Vekili Dr. Fatma Nur Bozok ve bazı hemşirelerin görevlerini başörtülü yaptıkları ihbar edildi. Medyatik ihbarın ardından Uşak Valiliği soruşturma başlattı.

 

Hürriyet Gazetesi asılsız haberlerle ve ihbar mahiyetindeki köşe yazılarıyla yasak konusunda başı çeken medya kurumu oldu. 17 Nisan 2006’da, Ali Atıf Bir Hürriyet’teki köşesinde imzasız bir e-maile dayanarak “İÜ Eğitim Fakültesi’nde kantini kapatan İslamcı öğrenciler kızların başını zorla örttürerek herkese Kur’an dinletti ve 31 Mart ayaklanmasını dualarla andılar” ihbarında bulundu, Ertuğrul Özkök ve Emin Çölaşan da Bir’in köşesinden hareketle “gericilik taleplerinin korkutucu boyutlarına” dikkat çektiler, fakat Ali Atıf Bir’in ihbarı asılsız çıkınca, haberi doğrulatabilmek adına başka yalan haberlere başvurdular. İstanbul Üniversitesi’nden yapılan yazılı açıklamada ise Hürriyet’i tamamen yalanlanarak, Bir’in bahsettiği gibi bir olayın fakültede hiç yaşanmadığı belirtildi.

 

* * *

 

Bu asılsız haberden iki gün sonra, bu sefer Cumhuriyet’te, Müslümanlara açıkça hakaret edildi. 19 Nisan 2006’da, Turhan Selçuk başörtülü kadınlara hakaret eden bir karikatür yayınladı. “Türbanlı domuz Avrupa Birliği yolunda” kabalığıyla sunulan karikatürde, İslami kimliğin sembolü başörtüsü ile İslam’ın toptan dışladığı domuzun bir araya getirilmesi; medyada, başörtüsüne duyulan kinin herhangi bir ahlâki ilke tanımadığını yeniden kanıtlar mahiyetteydi.

 

Cumhuriyet Gazetesi yıl boyunca Müslümanlara yönelik bayağı bir üslup kullanmayı sürdürdü. Hiçbir bilgi değeri taşımayan düşünce fakiri yazılarda, kaba bir nefret tüm çirkinliğini dışa vurdu. 18 Ağustos 2006’da, 43. Hacı Bektaş-ı Veli’yi anma törenlerinin ikinci gününde ise, “Bilimsel Devrim ve Kemalizm” konulu bir panel düzenleyen Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk, başörtüsünün bir “insan hakkı” olmadığını savunurken, “Türbancıların” ABD güdümünde ılımlı İslam ülkesi kurmaya çalıştığını iddia etti.

 

İlhan Selçuk konuşmasında “Mesela ‘türban takmak insan hakkıdır’ diye düşünenler var. Türban takmak insan hakkı değildir. Kadını erkekten aşağı gören, insan haklarına aykırı bir fikrin hayata uygulanmasıdır. Kadına “sen günahsın” dediğin zaman insan hakkı olabilir mi?”  ifadelerine yer verirken, kinini tüm çıplaklığı ile sözlerine yansıttı.

 

22 Nisan 2006’da Hürriyet Gazetesi yazarlarından Mehmet Yakup Yılmaz, İstanbul Eyüp Belediyesi’nin Kutlu Doğum Haftası çerçevesinde dağıttığı kitapçıklarda yer alan “Örtünmemek elbette dinden çıkmak değildir. Sadece günahkâr olmaktır. Ancak başörtülüye eğitim ve sosyal sahalarda reva görülen muamele, sadece zulüm ve haksızlık olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda İslam dinini hatırlatan her şeye düşmanlıktır. Din ve vicdan özgürlüğüne açık bir müdahaledir” ifadelerinden rahatsızlık duyduğunu iddia ederken, Anayasa Mahkemesi’ne adeta ihbarda bulundu ve bu durumun parti kapatma gerekçesi olabileceğini söyledi.

 

3 Mayıs’ta ise başka bir Hürriyet yazarı Emin Çölaşan başörtülü kadınlara hakaret etti. “Sıkmabaş” diye nitelendirdiği tesettürlü kadınlara “Yeni bir üniforma yarattılar. Pek çoğu erkeklerin baskısıyla, bazıları da çeşitli maddi olanaklar için örtünmek zorunda kaldı. Örneğin üniversite öğrencilerine burs ve ev verdiler, yurt buldular ama tek koşul örtünmeleri oldu” asılsız ithamlarda bulunan Çölaşan, örtünen kadınları şahsiyetsiz gibi göstermeye çalışarak, haddini aştı.

 

Kartel medyanın başörtüsü konusundaki yasakçı tutumu geçen süre zarfında iyice katılaşırken, ortaya traji-komik haberler de çıkmaya başladı. 10 Temmuz 2006’da, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın da katıldığı Tunceli Bedensel Engelliler Rehabilitasyon Merkezi’nin açılış töreninde folklor gösterisi yapan öğrencilerin taktıkları başörtüleri; medya, “türban gösterisi” şeklinde haber yaparak, halk oyunu oynayan kızların başlarının zorla örttürüldüğünü iddia etti. Her zamanki gibi hiçbir temeli bulunmayan bu iddiayı irtica paranoyası refleksiyle veren kartel medya, düştüğü acınası hallerden kurtulma çabasını hiç vermedi. Rekabet halindeki yarışlarında birbirlerinin pisliklerini ifşa ettiklerini fark edemeyecek kadar körleşen jurnal medyasının mensupları, başörtüsü ve İslam karşıtlığı söz konu olduğunda ise geniş katılımlı bir mutabakat sağlanmış gibi hareket ettiler.

 

* * *

 

17 Ağustos 2006’da yine Hürriyet’te çıkan bir haberde, gazete çalışanlarından Gülden Aydın’ın iftirası gerçekmiş gibi sunuldu. Hürriyet, Aydın’ın kızının, İzmir Karaburun’da, bikini giydiği için 4 haşemalı erkek ve 10 tesettürlü kadın tarafından saldırıya uğradığını iddia etti. Fakat görgü tanıklarının ifadelerinden sonra, asıl saldırganlığı Gülden Aydın’ın yaptığı ve olay esnasında tesettürlü kadınlara hakaret ettiği ortaya çıktı. Hürriyet bu süreçte yaptığı haberlerde seçkinci cumhuriyet anlayışı ile halka üstten bakan ve onları aşağılayan birçok yazıya yer verdi.

 

Kartel medya, yasağı sadece Türkiye ile sınırlı tutmadı. 30 Ağustos’ta, Milliyet Gazetesi’nin “Bulgaristan Türban Şaşkını” ve Hürriyet’in “Bulgar Üniversitelerine Türkiye’den Türban Baskısı!” başlığıyla yayınladıkları haberlerde Türkiye’den giden başörtülü öğrencilerin Bulgaristan’da sıkıntı olduğu iddia edildi. Her iki haber metninin içeriği incelendiğinde, AİHM ve Danıştay kararlarına atıfla, Bulgaristan’daki yetkililere adeta “Üniversitede başörtüsü yasağı sizde neden hâlâ yok!” mesajı verdiği anlaşılıyordu.

 

3 Eylül 2006’da ise medyanın traji-komik hallerinden bir diğeri boy gösterdi. Başörtülü Barbie bebek resimli beslenme çantalarının pek çok şehirde satışa sunulmasını, irticai bir faaliyet havasında sunan medyaya, Eğitim-Sen de açıklamalarıyla destek verdi.

 

18 Eylül’de Hürriyet’te, “Türbanlı sınav”, Milliyet’te “Sınavda türban karmaşası” şeklinde sunulan haberlerin yanında Sabah’ın da “İngiltere başörtüsü kontrolü yapacak” başlığıyla girdiği haber, medyanın jurnalcilik görevini yerine getirmedeki kararlılığını gösterdi. Haberlerde KPSS-2 sınavında Konya Mareşal Mustafa Kemal İlköğretim Okulu’nda başörtülü adaylarının başlarının açtırılmaması, ihbar niteliğinde gündeme taşındı.

 

Medya, özellikle Cumhurbaşkanlığa adaylık ihtimalleri bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın eşlerinin başörtüleri hakkında yıl boyunca çeşitli haberlere ve yorumlara imza attı. Bu konuda özellikle eski komutanlardan demeç almaya özen gösteren medya, çoğu zaman bu demeçleri manşetten ya da sürmanşetten vererek, başörtüsüne karşı mücadelesine devam etti.

 

Medyanın sınır tanımayan yalan haberlerinde yaşanan son olay ise yine Hürriyet’te yayınlanan, Uğur Dündar imzalı “Tesettür faciası” haberi oldu. 17 Aralık 2006’da, Hürriyet, Konya Numune Hastanesi’nde “tesettürlü” doktorların ‘testis ultrasonu çekmediği’ iddiasını manşetine taşıdı. Haberin alt başlığında ise “Testislerinde ağrı nedeniyle acil ultrasona gönderildi. Tesettürlü uzman geri çevirdi. Bir testisini kaybetti” denilerek, “başörtülü doktorlar erkek hastayla ilgilenmeyerek ona büyük zarar verdi” iddiası ön plana çıkarılmak istendi. İç sayfalarda “tesettür faciası” şeklinde sunulan yalan haberde, başörtülü doktorlar üzerinden yeni bir saldırı planı yapıldığı anlaşılıyordu. Hürriyet aynı haberi bir süre daha “doğru söylüyoruz” ısrarıyla sürdürdü.

 

Hürriyet’in haberinin tamamen yalan olduğunun ortaya çıkması için uzun süre beklemeye gerek kalmadı. İlk haberin yayınlamasından bir gün sonra, 18 Aralık 2006’da, “Tesettür faciası” başlıklı haberde başörtülü 2 doktorun testis ultrasonu çekmediğini ileri süren Hürriyet net ifadelerle yalanlandı. Haberin başörtülü doktorlara yönelik bir iftira ve hakaret olduğu ortaya çıkarken, haberde kullanılan bilgilerin de gerçekleri yansıtmadığı anlaşıldı.

 

Başörtüsüne karşı TRT yıllarından beri katı bir düşmanlık sergileyen Uğur Dündar; yalanlanan haberi savunmaya devam etse de hiçbir ikna edici gerekçe öne süremedi. Böylece başörtüsü nefretinin medyada nasıl bir körlüğe yol açtığı da gözler önüne serildi. Hürriyet Gazetesi yazarı Emin Çölaşan ise “tesettür faciası” haberi yalanlanınca, başka bir başörtülü doktor jurnaline sığınarak konuyu saptırmaya çalıştı. Çölaşan yazısında kamu kuruluşlarında birçok başörtülünün çalıştığını söyledi ve çeşitli hastanelerin isimlerini vererek ihbarda bulundu.

 

* * *

Ortaya koyulan bilgiler ışığı altında söylenebilir ki, medya 2006 yılında başörtüsü yasağının sözcülüğü rolüyle yetinmedi; ayrıca yasakçılara jurnalleriyle de lojistik destek sağladı. “Laiklik” temalı her türlü vurgusu manşete taşıyarak, yeni bir 28 Şubat süreci oluşturmanın zeminini yoklayan medya, hiçbir haberiyle istediği amaca ulaşamasa da, kamuoyunu yanıltmaya devam etti. Bu uğurda yalan haber dahi yaparak, hiçbir ahlâki kriteri bulunmadığı kanıtlayan kartel medyanın yazarları, açıkça hakaret içeren yazılarından ötürü haklarında yapılan şikayetlerden “ifade özgürlüğü” adı altında korunurken, İslami hassasiyetlerle kaleme alınan yazılardan ötürü Emine Şenlikoğlu, Mehmet Şevki Eygi, Abdurrahman Dilipak, Faruk Çakır, Esra Çiftçi Dindar, Zehra Türkmen ve Bahadır Kurbanoğlu gibi yazarların mahkemelik olmaları ve bazılarının ceza almaları, ikiyüzlülüğün resmini de ortaya koydu.

 

301. madde muhalif düşünceye yönelik bir baskı oluştururken, kartel medyanın İslam düşmanlığına geniş bir “ifade özgürlüğü” alanı açıldı. Bu alanda en çok karalanan konuların başında 2006 yılında da başörtüsü geldi. Yalan haberlerle ve ahlaksız yorumlarla, kartel medya geçen yıl da başörtüsünü gündeminden hiç düşürmeyerek, yasağa açık desteğini sürdürürken, Cumhurbaşkanlığı makamı etrafında dönen tartışmalarla başörtülü kadınların kimlikleri ve kişilikleri yok sayıldı.

 

Aralarındaki kirli savaşı belgelerle ve raporlarla veren ve birbirlerinin açıklarını yakalamak için her türlü detayı tek tek araştırma ihtiyacı hisseden kartel medya, başörtüsüne yönelik haberlerde kaba ve bilinçli körlük tutumundan hiç vazgeçmedi. İftira kampanyalarıyla, sözde hükümeti hedef aldı ama gerçekte kini, toplumsal hayattaki İslam olgusuna yönelikti. İkiyüzlü tutumundan geri dönmeyen kartel medya, köşe yazarlarının niteliksiz ve seviyesiz yazılarla İslam’a ve Müslümanlara açıkça hakaret etmelerini basın, düşünce ve ifade özgürlüğüyle savunurken, kendilerine yöneltilen her türlü eleştiriye ise tehditle karşılık verdiler.

 

Başörtüsü eylemlerini görmezden gelen, yasağın herkes tarafından kabullenildiğini farz eden ve toplumsal sorunlar karşısında genellikle silahlı bürokrasinin çizdiği sınırlar içinde resmi ideolojinin savunuculuğunu yapan kartel medya; halkın haber alma özgürlüğünü, gerçekleri gizleyerek ya da çarpıtarak ihlal etmekten vazgeçmedi. Başörtüsüyle ilgili haberlerde bu durum, platformların eylemlerinin gizlenmesi ve “tesettürlü doktor” haberlerinde olduğu gibi gerçeğin çarpıtılması ve hatta iftira atılması şeklinde tezahür etti. Kısaca 2006 yılında kartel medya, yasakçı ve baskıcı tutumuyla, jurnalleriyle ve hakarete varan yorumlarıyla ideolojik habercilik yaparken, hak ve hukuk ihlallerini hiçe saydı, böylece kötü alışkanlıklarını bırakmayacağını defalarca ispatladı.

 

Kartel medyanın yasakçı tavrına karşı, bu yapının dışında kalan birçok medya organı da maalesef yasak konusunda gereken hassasiyeti gösteremedi. Birkaç gazete ve internet sitesi hariç, birçok medya organı, başörtüsü eylemlerini yazılı ve görsel olarak hitap ettiği kitleye aktarmamayı tercih etti. Bu tercihin altında, Hükümet’i yıpratmama kaygısı öne çıktığı görüldü. Fakat bu kaygının milyonlarca insanın yıpranmışlığının sebebi olan başörtüsü yasağına karşı haftalardır mücadele eden insanların gayretlerini görmezden gelmeyle sonuçlanmasının kabul edilebilir bir tarafı bulunmamaktadır. Bu bağlamda, halkın medya organlarından beklentisi toplumsal sorunlar karşısında daha duyarlı bir tavır takınmaları ve yasakçılara karşı verilen mücadeleyi gereğince gündemleştirmeleridir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

DANIŞTAY

3/8/2007 · Kategori: NEDEN YASAK

Danıştay’ın 2006 yılı içinde takınmış olduğu tutum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin davasında verdiği tekil bir kararı Türkiye’de kanun hükmünde bir yasağa dönüştürmeye yönelikti. Alınan tartışmalı kararlarda, militarist zihniyetin hukuk sisteminde nasıl işlediği ortaya çıkarken; özellikle sokakta başörtüsü takan bir öğretmenin öğrenciler için “kötü örnek” teşkil edeceğinin söylendiği Aytaç Kılınç davası, sistemin başörtüsüne karşı verdiği mücadelede ileri bir noktaya işaret ediyordu. Tunus sokaklarında başörtülü Müslüman kadınların peşine düşen güvenlilik görevlilerinin Türkiye’de neden olamayacağı sorusunu kafasına işlemiş gibi görünen bu zihniyet, ilk işareti de sokakta başörtüsü yasağı şeklinde yorumlanabilecek kararıyla 2006 yılı içinde vermiş oldu.

 

Danıştay, Şubat ayında, iki önemli davada peş peşe verdiği kararlarla bir anda yasak gündemini hareketlendirdi. 8 Şubat’ta, “ortaöğretimden ayrılan, mezun olan ve yükseköğretimden ayrılan veya mezun olanlara” Açıköğretim Lisesi’ne geçiş veya kayıt olanağı tanıyan hükmün yürütmesini durdurarak, başörtülü öğrencilerin önüne yeni bir engel koydu. Kararın amacı, başörtülü okuyabilmek için, katsayı sorununu aşmak için ya da Milli Güvenlik Dersleri’nde başlarını açmak istemedikleri için Açıköğretim’e geçiş yapmalarını engellemekti. Ertesi gün, 9 Şubat 2006’da ise Danıştay tarihi bir karara imza atarak, Türkiye’deki yasakçılıkta kara bir sayfa daha açtı.

 

Danıştay, öğretmen Aytaç Kılınç davasıyla ilgili aldığı kararda, kamusal alanı sokağa taşıdı ve okul dışında da eğitimin “bir biçimde sürdüğünü” savunarak, okulda başı açık görev yapan bir öğretmenin okul dışında başını örtmesini “öğrencileri olumsuz etkileyeceği” gerekçesiyle “sakıncalı” buldu. Öğretmenin okul dışında başını örtmesini laikliğe ve başörtüsü yasağına aykırı bulan Danıştay; kararda, öğretmenin ‘dışarıda da en iyi örnek olması gerektiği’ vurgulayarak, başörtüsünün öğrenciler için “kötü örnek” teşkil edeceğini ifade etti.

 

Kararın alındığı davanın arka planı, yasağın militarist yapının eğitim alanındaki tahakkümünün başka bir örneğiydi: Gölbaşı Bayrak Garnizonu’ndaki anaokuluna müdür olarak atanan Aytaç Kılınç, kimliğindeki fotoğrafta başörtülü olduğu için görevliler tarafından içeri alınmadı. Okula girmesini engelleyen ise Garnizon Komutanı’ydı. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden “Bir daha oraya gitmeyin, Paşa telefon açıyor, size çok kızdı. Paşa ‘bir daha bu kapıya gelmesin’ diyor,” yanıtı alan Kılınç hakkında ayrıca “Paşa istedi” şeklinde yanıt alan Kılınç hakkında, daha sonra soruşturma açıldı ve neticesinde, “devlet memurunun itibarını sarsacak davranış” gerekçesiyle aylıktan kesme cezası verilerek, yöneticilik görevinden alındı. 

 

Bunun üzerine Kılınç dava açtı ve sonucunda, Ankara 6. idare mahkemesi, “Öğretmenin okula alınmayışının, o anda başı kapalı olması değil, daha önce aldığı kimliğindeki resminde başının kapalı olmasından kaynaklandığını belirterek, yalnızca bu husus esas alınarak davacının müdürlük görevine başlatılmadan öğretmenliğe atanmasında hukuka uyarlık görülmediği” gerekçesiyle dava konusu işlemi iptal etti. Bozma kararının Ankara Valiliği’nce temyiz edilmesi üzerine, dosya Danıştay 2. Dairesi’ne geldi.

 

Danıştay 2. Dairesi, idare mahkemesinin kararını bozdu. Bozma gerekçesinde ise yerleşmiş yargısal içtihatlara, “hiç bir düşünce ve görüşün, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâplarıyla medeniyetçiliği karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı” yargısına, “çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan düzenin, laiklik ilkesinin göz ardı edildiği bir ortam olmasının mümkün olmayacağına” atıflar yapıldı. Kararda, “eğitimin, yalnız bilimsel sistemler doğrultusunda yapılması, dogmalardan ve bilime ters düşen etkilerden uzak tutulmasıyla sağlanacağı” vurgulanarak, 2006 yılı içinde İslam’ı dogma olarak nitelendirme eğilimine de katkı yapıldı.

 

Kararda ayrıca “Eğitim öğretim kurumunda öğrenim görenlerin yaşlarının küçüklüğü itibariyle mantıksal değerlendirme ve çıkarım yapma çağından uzak oldukları” söylendi. Devamında, “en iyi örnek konumunda olması” gereken bir öğretmenin “okula geliş ve gidişleri sırasında da olsa söz konusu yasal düzenlemelerde belirtilen temel ilkelere aykırı davrandığı sabit olduğundan” denilerek, Aytaç Kılınç’ın, Bayrak Anaokulu müdürlüğü görevinden alınarak Mamak Kıbrıs Köyü İlköğretim Okulu’na çocuk gelişimi öğretmeni olarak atamasına ilişkin işlemde hukuka, kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmadığını hükmü verildi.

 

Danıştay kararının anlamı, “sokakta başörtüsü” takan bir öğretmenin “kötü örnek” teşkil edeceği ve okulda başını açsa da “iyi bir öğretmen” olamayacağıydı. Karar, açıkça yasağı sokağa taşıma hamlesiydi ki, bu hukuk kurallarının sistem tarafından hangi amaca hizmet ettirilmek istendiğinin de somut bir göstergesiydi. Karar, kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Yasak karşıtı platformlar ve dernekler, düzenledikleri eylemlerde “Yasak sokakta, despotizm zirvede” mesajını verirken, yargı makamlarının hukuksuzluğunu meydanlarda protesto ettiler. Karar, jurnalcilik misyonu üstlenen kartel medyanın bazı köşe yazarlarınca dahi temkinle karşılandı. Yazılarında, böylesine ağır bir kararın halkta kitlesel ve ciddi bir tepki doğurabileceği endişesi ağır basıyordu. Fakat korktukları başlarına gelmedi ve maalesef, başörtüsü yasağı tarihçesi göz önünde tutulduğunda, gerekçeleri ve hükmü hayli ağır bu yasakçı karar, hak ettiği ölçüde sert tepkiyle karşılamadı. Karar, Danıştay’ın 2006 yılı içindeki hukuksuzluğunun tek olmasa da en önemli örneğiydi. Sonraki dönemde, birçok yasakçı harekette, bu karara atıfta bulunuldu ve yasağın yasallaşmasında, Danıştay’ın kararı önemli bir dayanak noktası haline getirildi.

 

* * *

 

24 Şubat 2006’da Danıştay, ‘eşi başörtülü’ diye bir öğretmenin yurtdışına atamasını yapmayan Milli Eğitim Bakanlığı’nı haklı bularak, yasakçı tavrını sürdürdü. Danıştay 2. Dairesi, yurtdışındaki okullarda görevlendirilmek üzere açılan sınavda Türkiye ikincisi olan Abdullah Yılmaz’ın atamasını, MİT tarafından hakkında tutulan fişleme raporuna dayanarak yapmayan Bakanlık Değerlendirme Komisyonu’na destek verdi. MİT raporunda Yılmaz’ın eşi hakkında “Yılmaz’ın aynı okulda görevli öğretmen eşi Ayşe Yılmaz’ın okula perukla gelip gittiği ve günlük hayatında tesettüre uygun bir şekilde giyindiği” ifadesine yer veriliyordu. Danıştay’ın verdiği karar atamalardaki “başörtülü eş” kriterini yasallaştırırken, yasak söz konusu olduğunda kişiler hakkında usulsüzce yapılan fişlemelerin delil kabul edildiğini göstermesi açısından da ayrıca önem taşıyordu.

 

Mezkûr karardan birkaç gün sonra, tam da 28 Şubat askeri darbesinin arifesinde, Danıştay, 28 Şubat’ın yasakçı ruhunun yaşadığını gösteren başka bir karara daha imza attı ve başörtülü girdiği için sınavı iptal edilen bir öğrencinin savunmasını reddetti. Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı’na başörtülü girdiği için hakkında tutanak tutulması üzerine, ÖSYM tarafından sınav kılavuzunda belirtilen kurallara aykırı olarak sınava girdiği için sınavı geçersiz sayılan öğrencinin “İlahiyatta başörtüsü takmam öğretildi” savunmasını kabul etmeyen Danıştay, gerekçesinde, “Türban takmak laikliğe aykırı” diyerek, yasak inadından vazgeçmedi.

 

20 Nisan 2006’da, Danıştay, Açıköğretim’e geçişlerle ilgili aldığı yasakçı karardan sonra, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Açıköğretim Lisesi’ne yeni kayıtlar yapılabileceğine ilişkin 1 Mart 2006 tarihli kararının da yürütmesini durdurdu. Başörtüsü yasağının İmam-hatip sorunundan ayrı tutulmadığının somut örneğini teşkil eden karar sonucu, binlerce öğrenci mağdur oldu. Fakat Danıştay tüm bu yasakçılığı, “laiklik” ilkesiyle savunmaya devam etti.

 

Danıştay’ın 138. kuruluş yıldönümünde konuşan başkan Sumru Çörtoğlu, laiklik ilkesi gereği kılık-kıyafet devrimi yapıldığını söyleyerek, “Dinin, bireyin manevi alanının dışına çıkarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara dönüşmesi durumunda, kamu düzenini ve güvenliğini korumak amacıyla anayasanın öngördüğü sınırlamaların yapılması laiklik ilkesinin gereğidir” dedi. Başörtüsü yasağının laikliğin gereği olduğunu söyleyen Çörtoğlu, devletin özgürlükleri sınırlandırabileceğini savunan yaklaşımı ile üst makamlardaki hukukçuların haktan ne anladıklarını da beyan etmiş oldu.

* * *

 

17 Mayıs 2006 tarihinde Danıştay’a yapılan kanlı saldırı ise önemli köşe taşlarından biriydi. Danıştay İkinci Dairesi toplantı halinde iken, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat Aslan Alparslan’ın silahlı saldırısına uğraması; yeni bir 28 Şubat havası estirilmek için bahane edilerek, yoğun bir kampanya başlatılmak istendi. Fakat Aslan Alparslan ve çevresindeki çeteci oluşumun arkasından bazı emekli askerlerin çıkması ve sonrasındaki kirli bağlantılar çıkınca, “irtica terörü” nitelendirmeleri havada kaldı. Fakat saldırının Danıştay’ın “sokakta başörtüsü yasağı” şeklinde yorumlanan kararına tepki şeklinde nitelendirilmesinden de vazgeçilmedi.

 

Danıştay Başkanvekili Tansel Çölaşan, olay henüz aydınlanmadan “Bunlar türban kararından ötürü… Yapılanlar yanlış, bu sadece Danıştay’a yapılan bir saldırı değildir, lanetlemek yetmez. Toplumsal mutabakatı bozanlar suçludur. Onlar kendilerini biliyor,” şeklindeki sözleriyle medyadaki başörtüsü düşmanlığının fitilini de ateşledi. Bu süreçte, sokakta yasak kararını alan üyelerin fotoğraflarını yayınlayarak, saldırıyı kışkırttığı bahanesiyle Vakit gazetesine yönelik medyatik bir linç de başlatıldı.

 

Danıştay saldırısında hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin’in Ankara’daki cenaze töreni çirkin bir gösteriye dönüştürüldü. Cenaze öncesinde yapılan yürüyüş sırasında, kortejdeki bazı kişiler, yol kenarında yürüyüşü izleyen başörtülü kadınlara sözlü saldırıda bulundular. İstanbul’da ise adliye koridorunda başörtülü bir avukat, yaşlı bir kadının saldırısına uğradı. Her ne kadar dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, cenaze törenindeki çirkin gösterilerin bir gün değil her gün gösterilmesini dilese de, kamuoyunda istenilen hava bir türlü yakalanamadı. Bu sistemin ideolojisini toplumsallaştırabilmede ve kitleleri istediği doğrultuda harekete geçirmede ne kadar zayıflığının da işaretiydi.

 

Danıştay, bu saldırı sonrasında başörtüsüyle ilgili önüne gelen her davada başörtülülere bir nevi “kan davalısı” şeklinde yaklaştığını gösterir tarzda başka kararlar daha aldı. Böylece karanlıktan sıkılan kurşunun faturası başörtüsüne kesilmiş oldu. 11 Ağustos 2006’da Danıştay Açık lisede başörtüsü yasağı kararı aldı. Eğitim-Sen’in açtığı davayı karara bağlayan Danıştay öğrencilerinin yüzde 90’a yakını 20 yaşın üzerinde olan, bir kısmı da 50 yaşını geçen kişilerin okuduğu açık lisede başörtüsü yasağı uygulanmasını istedi.

 

Danıştay; 29 Ağustos’ta ise Eğitim-İş Sendikası’nın açtığı davada, Milli Eğitim Bakanlığının Merkezi Sistem Sınav Yönergesi’nin “adayların temiz, düzenli ve aşırılığa kaçmadan bir kıyafetle sınava girmelerini sağlar” ibaresinin yürütmesini durdurdu. Dava konusu edilen 11.maddenin (i) bendinde “başı açık” ibaresinin bulunmadığına dikkat çeken Danıştay, yasakçı tavrını pekiştirdi.

 

Sonuç olarak, Danıştay, 2006 yılı boyunca aldığı birçok hukuksuz karar ile başörtüsü yasağında, resmi ideolojiye kanuni lojistik sağlarken, YÖK ve Köşk ile sağladığı kurumsal mutabakata sadakatle hizmet etti. 28 Şubat sürecinde kışlalarda verilen brifinglerde yapılan ezberlerin henüz bozulmadığı, Danıştay’ın yasakçı kararlarıyla anlaşılmış oldu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

CUMHURBAŞKANLIĞI

3/8/2007 · Kategori: NEDEN YASAK

1980 askeri darbesinin cunta yönetimi tarafından geniş yetkilerle donatılan Cumhurbaşkanlığı makamının ideolojik işlevselliği, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer şahsında netlik kazandı. Kendisini hükümet karşısında tek başına muhalefet partisi gibi konumlandıran Cumhurbaşkanı Sezer, uygulamaları ile sadece hükümeti değil, hükümetin temsil ettiğini düşündüğü tüm değerleri hedef aldığını gösterdi. Çankaya Köşkü’nü başörtülü kadınlara kapatması ve yasağı uygulama pahasına uluslararası arenada siyasi nezaketsizlik şeklinde yorumlanan tavırlar takınması, bu durumun en somut göstergesi oldu.

 

Daha önceki yıllarda hükümette yer alan bakanların eşlerine yönelik davetiye ambargosu uygulayarak, Çankaya Köşkü’nün kapılarını başörtüsüne kapatan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2006 yılında, yasağın alanını genişleterek, ayrımcılığına uluslararası bir boyut kazandırdı. Yılın ilk haftasında yaşanan olay, sonrasında nasıl bir seyir takip edeceğini de ortaya koyar mahiyetteydi. Sezer’in eşi başörtülü olan Afgan Cumhurbaşkanı Karzai'yi Türkiye'ye eşsiz davet ettiği ortaya çıktı. Sezer bu tavrını Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı'nın resmi açılış töreni öncesinde tüm konuklara “tek kişilik” davetiye göndererek sürdürdü.

 

Kendisinin davetiyle Ankara’ya gelen İsveç Kralı Gustav ve eşi Kraliçe Silvia’nın İsveç geleneklerine göre verdiği yemeğe TBMM Başkanı Arınç ve bazı bakanların başörtülü eşlerinin de davetli olmaları nedeniyle katılmaması ise diplomatik nezaketsizlik olarak nitelendirildi. Köşk, yıl boyunca verilen tüm resepsiyonlarda, kapılarını başörtülü kadınlara kapatmaya ‘laik’ bir hassasiyetle devam etti. 

 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in başörtüsü konusundaki diğer bir uygulaması “başörtülü eş” kriteri oldu. Bürokrat atamalarında bu kriteri itinayla uygulayan Sezer, gerektiğinde apartman kapıcılarından istihbarat bilgisi almaktan da çekinmedi. Uygulama, 2006 yılında ilk kez 17 Ocak’ta ‘muhbir komşu’ haberleriyle gündeme geldi. Sezer’in, kararnamesi Çankaya Köşkü'ne gelen bir bürokrat hakkında komşularından bilgi toplattığı öğrenildi.

 

“Başörtülü eş” kriteri daha sonra Merkez Bankası atamalarında sık sık gündeme geldi. Cumhurbaşkanı’nın hükümetin kararnamesini köşke yolladığı TRT Genel Müdür adayı Ruhi Özbilgiç hakkında oturduğu evin kapıcısından istihbarat topladığının kamuoyuna yansıması; Köşk tarafından yürütülen istihbarat çalışmalarının hangi boyutlara vardığının kısa bir özeti oldu.

 

Başörtüsü karşısında son derece sert bir tutum sergileyen Çankaya’nın kapılarının  4 Aralık 2006 tarihinde başörtüsüne dil uzatanlara karşı sonuna kadar açılması ise son derece düşündürücüydü. Kadınlara genel seçimlere katılma, milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilişinin 72’nci yılı dolayısıyla Çankaya Köşkü'nde yapılan etkinlikte, Cumhurbaşkanı’nın eşi Semra Sezer, sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’a “Atatürk'ün izinde Bir Ömür” ödülü verdi. Çığ’ın son kitabında “Sümerler döneminde başörtüsünü fahişeler takardı” ve “Camilerde seks odaları açılmalı” gibi birçok ahlak dışı ifadelerle İslam’a ve Müslümanlara yönelik hakaretlerde bulunması ve bu nefreti sayesinde de İslam karşıtı tavır sergileyen birçok kesim tarafından baş tacı edilerek, ödüllendirilmesi; Çankaya’daki ödüle de başka bir anlam katıyordu.

* * *

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yıl boyunca birçok kez “laiklik” mesajı verip, dini taleplere karşı kayıtsız kalırken, bu tür talepleri dile getiren kamu çalışanlarını ise soruşturmalarla cezalandırdı. Resmi ideolojinin sözcülüğünü en üst düzeyde üstlenen Sezer, muhalif sesleri susturmak için özellikle yetki alanının dışına çıkarak soruşturma talimatları vermesi, “hukuk”tan ne anladığını da gösterir nitelikteydi.

 

31 Ağustos’ta dini eğitimin yetersizliğinden şikayet eden Eğitim-Bir-Sen Tokat Şube Başkanı Bedrettin Mumcu hakkında soruşturma talimatı veren Sezer, İstanbul’daki bazı belediyelerde başörtülü eleman çalıştırıldığı yönündeki iddialar üzerine de inceleme başlatılması talimatı verdi.

 

Yıl içinde yaptığı tüm konuşmalarda, sürekli ağır bir “laiklik” vurgusu yapan Cumhurbaşkanı, toplumsal sorunlar karşısında yasakçılığı savundu. 13 Nisan 2006’da Harp Akademileri Komutanlığı'nda konuşan Sezer, irticai tehdidin kaygı verici boyutlara vardığını söyledikten sonra “laik Cumhuriyeti korumak amacıyla” temel hak ve özgürlüklerin, inanç ve ibadet özgürlüklerinin sınırlandırılabileceğini iddia etti. Sezer başörtüsü yasağını savunma mahiyetteki bu iddiasını yıl boyunca çeşitli toplantılarda tekrarladı.

 

Laikliği dogmatikleştirdiği halde İslam’ı dogmatik olmakta suçlayan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in başörtüsü yasağında ortaya koyduğu baskıcı ve ayrımcı tavır, 12 Eylül darbesinin zeminini sağlamlaştırdığı Köşk’ün, sistem açısından ne kadar değerli olduğunu da ortaya koyuyordu. İşte bu yüzden 2007 yılının gündem maddeleri arasında ilk sıralarda yer alan Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2006 yılı için bir gerilim kaynağı olduğu gibi, 2007’de de önemli bir gerilim hattı oluşturacaktır. Özellikle eşi başörtülü bir kişinin Cumhurbaşkanı olması konusuna gündemine kilitlenen tartışmalarda, kimin ne söylediği; bir nevi turnosol kağıdı işlevi görecektir. Bu durum, tıpkı başörtüsü yasağı karşısında alınan tavırlar gibi, safları netleştiren bir özellik taşımaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMU

3/8/2007 · Kategori: NEDEN YASAK

 12 Eylül cuntasının kötü bir mirası olarak varlığını sürdüren Yükseköğretim Kurulu, militarist zihniyetin kendisine sağladığı avantajlı konumu, sistemin varlığını koruma ve kollama noktasında gayretle kullanmaktadır. YÖK, 2006 yılındaki uygulamaları ile eğitim sistemi üzerindeki baskı ve kontrol aracı olma misyonunu başarıyla yerine getirmekle kalmamış, ayrıca siyasi arenada takındığı hükümet karşıtı tutumla da ciddi uygulamalara imza atmıştır. Erdoğan Teziç yönetimindeki YÖK, YÖK denetimindeki ÖSYM ve üniversite rektörler, başörtüsü ve katsayı sorunlarında yasak mekanizmasını işlettikleri gibi yeni alanlara taşıyarak, ideolojik görevlerine uygun bir politika izlemiştir.

 

            YÖK’ün üniversiteler üzerinde resmi ideolojinin tahakkümünü kurabilmek için rektörler aracılığıyla ciddi bir denetim mekanizması işlettiğinin 2006 yılı içindeki ilk göstergesi Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki fişleme skandalı oldu. Yolsuzluklar ve şaibelerle çalkalanan üniversitenin rektörü Yücel Aşkın’ın YÖK için hazırladığı dosyalarda, özellikle eşleri başörtülü öğretim üyelerini fişlediği ve fişlediği kişilerin birçok hakkını ihlal etmesi, akademide yasağın sadece öğrencilere yönelik uygulanmadığını da gösterdi.

 

Aynı üniversitede, Eylül ayında, Yücel İslam adlı öğretim üyesi hakkında “derse girmeyen başörtülü öğrencileri sınava girmeden geçirdiği” ve “Atatürk'ün hatırasına hakaret” iddialarıyla açılan üniversite ve savcılık soruşturmaları, YÖK’ün başörtüsüne müsaade eden öğretim üyelerine yönelik açık bir tehdidi olarak değerlendirildi.

 

            YÖK’ün yasakçılığının diğer bir boyutunda doğrudan kendisine bağlı Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) eliyle yürütülen uygulamalar vardı. 2006 yılında ÖSYM tarafından farklı zamanlarda ve çeşitli alanlarda yapılan 34 sınavın hiçbirine başörtülü fotoğraf ile müracaatlar kabul edilmedi; adaylar sınav salonlarına başörtülü sokulmadı ve başörtüsüyle sınava giren adaylar hakkında düzenlenen tutanaklar sonucunda sınavları geçersiz sayıldı. Bu haksız işlemin yasal gerekçesinde Danıştay’ın yine 2006 yılı içinde aldığı bir kararın da rolü vardı.

 

            YÖK tarafından uygulanan başörtüsü yasağının en baskıcı uygulaması Öğrenci Seçme Sınavı’na başvurular esnasında yaşandı. 1 Şubat–10 Mart tarihleri arasında yapılacak başvurularda yeni kural ve yöntemler ihdas eden ÖSYM, başörtülü lise öğrencilerini, yükseköğretimde uygulanan yasağın vahşi yüzüyle henüz başvuru aşamasında tanıştırdı.

 

ÖSYM, sınav başvuruların kabul edileceği merkezlerde, adayların fotoğraflarının başvuru merkezi görevlileri tarafından çekilmesi kararı alarak, yasakta “kabin” uygulamasıyla ikna odalarını çağrıştıran yeni bir dönem başlattı. ÖSYM, 'başvuru merkezi görevlisi' olan öğretmenleri 2 günlük eğitime tâbi tuttu ve verilen eğitimler sırasında “Öğrencilerin fotoğraflarını çekerken özellikle başlarının açık ve sakalsız olmalarına dikkat edin. Başörtülü veya sakallı olarak gelen öğrencilerin fotoğraflarını çekmeyin. Başörtülü öğrencilerden başlarını açarak fotoğraf çektirmelerini isteyin. Peruk takmak isteyen öğrencilerin de fotoğraflarını çekmeyin,” şeklinde uyararak, yasak konusundaki hassasiyetini ortaya koydu.

 

            ÖSS sınavıyla ilgili ÖSYM’nin yasak hazırlığı kabinde fotoğraf uygulamasıyla da sınırlı kalmadı. Haziran ayı içinde, ÖSYM’nin hazırlattığı “bina sınav görevlileri eğitim programı” CD’sinde, sınava başörtülü gelen bir öğrencinin başının nasıl açtırılacağının ayrıntılı olarak gösterildiği ortaya çıktı. Animasyonda, içeri girmek için bekleyen başörtülü adayı engelleyen bina sınav sorumlusu, orada bir kabini işaret ediyor ve kabine doğru hiç itiraz etmeden giden başörtülü öğrencinin görüntüleri kare kare gösteriliyordu. Sınav görevlileri için gönderilen uygulama yönergesinde yasağın sadece öğrencilerle olmadığı ise “görev mahallinde başın daima açık olması” uyarısıyla yapılıyordu.

 

* * *

 

            Öğrenci seçme ve memur alımı sınavlarını, başörtülü adaylara zulüm sürecine çeviren YÖK, yasakçı tavrını İmam-hatip liseleri ve katsayı sorunlarında da sürdürdü. 28 Şubat sürecinde üniversitelerde yeniden yükselen başörtüsü yasağıyla birlikte İmam-hatip liseleri de hedef alınmış ve üniversite sınavlarında İHL öğrencilerinin kazanma şanslarını büyük ölçüde azaltan katsayı uygulaması getirmişti.

 

Halen devam etmekte olan bu uygulama, 2006 yılında AKP Hükümeti’nin attığı bazı adımlarla sık sık gündeme geldi. Ne yazık ki; başörtüsü sorunuyla katsayı sorununu birbirinden bağımsız konularmış gibi ele almaya çalışan Hükümet; Yükseköğretim Kurulu’nu olması gerektiği zemine çekecek yeni bir yapılanmayı henüz başaramadığı için, katsayı sorununda istediği çözümü bir türlü sağlayamadı. Attığı yanlış ve çözüm getirmeyeceği daha en başından tahmin edilebilen adımlar yüzünden sorunu eskisinden daha karışık hale getiren Hükümet, kötü sonuçları ise YÖK’e ve Danıştay kararlarına havale ederek sorumluluk almaktan kaçındı.

 

            Hükümet, Açık Lise yönetmeliğinde yaptığı bir değişiklik ile İHL’den açıköğretime geçiş formülünü çözüm olarak ortaya attı. YÖK’ün itirazı Danıştay tarafından kabul edilince, YÖK tarafından 11 Mart 2006’da meslek liseli adayların açık lise diplomasıyla ÖSS'ye başvuramayacağını açıklandı. Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına dayanarak alınan kararla, kazanılmış hakların dahi yok sayılacağı ilan edildi. Hukuk tanımazlığın açık bir ifadesi olan karar, sadece Hükümet’e değil aynı zamanda halka karşı bir meydan okumaydı fakat ne Hükümet, ne de meslek ve İmam-hatip liselerinde çocukları okuyan on binlerce aile bu meydan okumaya hak ettiği cevabı verme sorumluluğunu yerine getiremedi.

 

            YÖK, İHL öğrencileriyle mücadelesindeki kararlılığını, ilahiyat fakültelerinin ilköğretim okulları için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni yetiştirmeyi amaçlayan bölümlerinin eğitim fakültelerine bağlanması kararıyla bir kez daha gösterdi. Karar ile ağırlıklı olarak İHL mezunu başörtülü öğrencilerin tercih ettiği bölümün önü kapatılmış oldu. Temmuz 2006’da ise bölümün programında bazı değişikliklere gidildi. Atatürkçülük zorunlu ders yapılırken, Kur'an dersinde öğrencilerin başlarını kapatabileceği düşüncesiyle, bu derslerin İlahiyat fakültelerinde verilmesi planlandı.

 

İlahiyat Fakültelerinde okutulan bazı ders isimlerinin ‘Türkçeleştirilmesi’ ise YÖK’ün laiklik ve milliyetçilik anlayışının faşizm ve totalitarizmden bağımsız olmadığının ifadesiydi. 28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağının odağında yer alan İlahiyat Fakülteleri’ne baskı yapmak için, fakültelerin kontenjanları sürekli düşüren YÖK, bu uygulamasına 2006’da yılında da devam etti. Birçok fakülte, kontenjan verilmediği için “hayalet fakülte”ye dönüştü.

 

Başörtüsü yasağında, AİHM kararından sonra hiçbir sorun kalmadığını iddia eden YÖK Başkan Vekili İsa Eşme ve Başkan Erdoğan Teziç, yıl boyunca yaptıkları açıklamalarla yasağın yılmaz savunuculuğu rollerini üstlendiler. Teziç ve Eşme, katsayı konusunda sürekli ‘bilimsel’ davrandıklarını belirtmelerine rağmen, her defasında ‘katsayı uygulamasından vazgeçilirse rejim açısından tehlike doğabileceği’ fikrini delil getirerek, asıl niyetlerini açıkça sergilediler.

 

Erdoğan Teziç, katsayı konusunda karşı fikir beyan edenlerin konuşmasına dahi fırsat tanımazken, Danıştay saldırısı sonrasındaki konuşmalarında idealindeki yasağı anlatır gibiydi. Okulda başı açık görev yapan bir öğretmenin okul dışında başını örtmesini laikliğe ve başörtüsü yasağına aykırı bulan Danıştay’ın kararından sonra konuşan Teziç, kamusal alan tabirinin kapsamadığı alan olamayacağını şu görüşleriyle izah etti: “Yolda yürüyorsunuz. Tesettürlü bir kadınsınız. Polis 'sizi tanımakta güçlük çekiyorum' dediği zaman yüzünüzü açmak zorundasınız. Sizi tanımakta güçlük çekiyorum dediği anda orası kamusallaşır. Evinizde bile olsa...”

 

* * *

 

Cumhurbaşkanı ve YÖK başkanı örnekliğinde hareket eden rektörler 2006’da başörtüsü yasağında her türlü gayreti sergilediler. Van ve Samsun rektörleri, eşleri başörtülü personeli fişlerken; Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Rektörü Prof. Dr Bektaş Açıkgöz ‘sorun’un önünü baştan kesmenin formülünü buldu. Rektör Açıkgöz, doçentlik ve profesörlük kadrosu vereceği öğretim üyeleriyle bizzat görüşmeyi ve görüşmelere eşlerin de getirilmesini zorunlu tutarak, eşi başörtülü olan öğretim üyelerine doçentlik ve profesörlük kadrosu vermemeyi amaçladığı anlaşıldı.

 

Rektörler yasakçı tutumlarını sürdürürken, hiçbir ölçü tanımadıklarını ortaya koydular. Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi kampüsü genel yemekhanesine öğrencilerin başörtülü girmesinin yasaklanması bu tespite delil teşkil eder mahiyetteydi. Danıştay saldırısı sonrasında Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı’nın davetiyle gerçekleşen rektörler toplantısında “daha fazla ve sıkı yasak” kararı alındığı ise 24 Mayıs’ta Gazi Üniversitesi’nin uygulamakta olduğu başörtüsü yasağı kampüs kapılarına kadar genişletmesiyle ortaya çıktı.

 

Rektörler, Köşk’ten indikten sonra, akademideki uluslararası başarısızlığı ve dünyanın en iyi üniversiteleri arasında neden Türkiye’den bir üniversite bulunmadığı sorusunu bir kenara bırakarak, Hükümet karşıtı bir mücadeleye giriştiler. Kuvvet komutanlarından sonra, üniversite açılışlarında da rektörler “irtica, laiklik” ve “bölünmez bütünlük” nutukları attılar ve gerekirse birer nefer olarak çarpışabileceklerini ilan edecek kadar ileri gittiler.

 

Yolsuzlukların üstünü yasaklarla örtmeye alışık olan bu zihniyet, kampüslerden içeri başörtülü girmemesi için her türlü yolu denedi. Yasak sadece öğrencilerle sınırlı kalmadı ve öğrenci velileri de kampüs sınırları içine başörtülü giremedi. Başarısızlıklarının hesabını vermeye yanaşmayanlar, açılışlara davet ettikleri askerlerle birlikte ellerindeki bayraklarla bando eşliğinde marşlar söylerken, ortamdan aldıkları cesaretlere başörtülülere iftira atabildiler.

 

Harran Üniversitesi rektörü, bu kampanyada iddialarıyla dikkat çeken bir isim oldu. Üniversite açılışında konuşan rektör Uğur Büyükburç, “Özellikle son bir kaç yıldır üniversitemizi tercih eden kız öğrencilerin yüzde 1'den daha azı imam hatip lisesi mezunu olmasına rağmen, genel lise mezunu öğrencilerin bir grup cemaatler tarafından bedava yurt ve yemek uğruna tesettüre sokuldukları gözlenmektedir,” şeklinde asılsız iddialar ortaya atarken, söylediklerine dair hiçbir delil getirmedi. Söz konusu resmi ideolojinin savunuculuğu olduğunda, hukuki ve ahlâki kuralları tanımayacaklarını gösteren yasakçılar, insani değerlerden yoksun olduklarını Kayseri Üniversitesi’nde Ramazan ayında yaşanan hadise vesilesi ile ilan ettiler.

 

Kayseri halkının yardımlarıyla öğrencilere üniversite kampüsünde verilen iftarda, başörtülü öğrencilerin, iftar vaktine beş dakika kala “Başörtülüler dışarı!” diye bağıran güvenlik görevlilileri tarafından zorla dışarı çıkarılması, başörtüsü yasağının nasıl bir insanlık dışı uygulama olduğu gerçeğini gözler önüne serdi.

 

Söz konusu olayda düşündürücü diğer boyut ise yemekhanedeki çoğunluğun, yaşanan hadise karşısındaki sessizliğiydi. Bir taraftan “Allah rızası” için oruç tutanların diğer taraftan “Allah’ın emri” olduğu için örtünen arkadaşlarının dışarı çıkarılmalarına müdahale etmemeleri, yasakçıları azgınlaştıran önemli bir faktörün de bu trajik kayıtsızlık ve tepkisizlik olduğu hususunun altını çizdi.

 

Benzer bir olay, Malatya’daki Öğretmenler Günü töreninde “Başörtülüler dışarı” şeklinde yapılan anonstan sonra da yaşandı. Bir veli, uyarıyla birlikte başörtüsünü açarken, bazı veliler dışarı çıktı ama salondaki çoğunluk bu sahne karşısında sadece seyirci konumunda kaldı. Olayda dikkat çeken başka bir durum da, Malatya İl Milli Eğitim Müdürü’nün öğretmenlere uygulanan başörtüsü yasağını normal karşıladığı yönündeki beyanatıydı.

 

* * *

 

Başörtüsü yasağı ve katsayı konusunda her yaptığının yanına kâr kalmasına 2006 yılında iyice alışan YÖK, halkın sessizliğinden aldığı cesaretle başörtüsü yasağında amansız mücadelelerini hukuki, ahlâki ve insani hiçbir kriteri kabul etmeden sürdürürken, yasağın alanlarını genişletmekten de geri durmadılar. Buna karşın, başta eski rektör Alemdaroğlu olmak üzere bazı rektörler; yolsuzluk, rüşvet, iftira, adam kayırma, ihaleye fesat karıştırma, haksız kazanç elde etme ve kadrolaşma gibi suçlardan haklarında açılan onlarca davada, YÖK’ün şerhi dolayısıyla yargılanamadılar.

 

Her istediğini yapan ve yasak uğrunda her türlü hukuku rafa kaldırmaya cesaret edebilen YÖK’ün dokunulmazlığı karşısında, Hükümet’in eylem planında yer alan YÖK reformunu bir türlü gerçekleştirememesi, siyasi iradenin zayıflığı şeklinde yorumlanırken; Cumhurbaşkanlığı, Danıştay ve YÖK troykasının aldıkları kararlar, yasak tarihinde geri dönülemez bir noktada bulunduğumuzu gösterdi. Oligarşik bürokrasinin 1980 darbesinden kalma yetkilerle halk üzerinde kurduğu baskı mekanizmasını çözebilecek siyasi iradenin ortaya koyulamaması karşısında, sivil muhalefetin güçlenmesi ve yasak karşısında kesintisiz bir eylemlilik içinde bulunması gerektiği bu vesileyle bir kez daha anlaşıldı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »