... Hiçbiri boyun eğmedi! Sonra, Allah’ın izniyle Hicret’e karar verildi, Medine’ye. Mekke meydanları müşriklere bırakılırken, kalplerde İslamiyet’i yaşayıp, neşretmekten başka kaygı yoktu. Peygamberimizin de (a.s.m.) içinde bulunduğu o kutlu kervan, tüm kınayıcılara, tüm hakaretlere, işkencelere rağmen taat üzere sabrın en güzelini sundular, özellikle de biz ahir zaman kavmine...
“İnsanlar sadece “iman ettik” demekle, imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut, 2.)
Başörtüsü, nam-ı diğer türban yine dillerde. Yıllardır devam edegelen bir devlet meselesi adeta. Hep gündemde, hep sıcağına sıcağına bir haber, olay ya da tartışma konusu… Üniversite gibi özgür eğitim kurumlarından, başörtüsü yıllardır sürgün edilmeye çalışılıyor. Bıkmadan usanmadan yıllarca bunun için çalıştılar ve çalışmaya da devam ediliyor. Başörtülüye toplumda, kendi öz yurdunda varoluş hakkı tanımayan kara zihniyet, başlattığı yeni bir yok etme kampanyası ile bedduaları adeta bir mıknatıs gibi üzerine çekmeye devam ediyor. Şimdi de “kamusal alan” tartışmalarıyla gündeme oturdu başörtüsü. Dram-trajedi karışımı bu tür olaylar, bakalım daha ne kadar sürecek Türkiye sahnesinde… Artık yetmedi mi demiyorum, biliyorum ki yetmedi ve yetmeyecek! Çünkü bâtılı yaşamak isteyenler, zulümde sınır tanımıyor. Başörtülünün varlığını etkisiz kılmak için ellerinden geleni yapacaklar. Zamanında başlarından örtüleri çekilip alınan ve yerlerine şapka konmaya çalışılan başörtülüleri, bugün bir üniversitede, bir hastanede, bir mahkemede ya da bir akademide görmeye tahammül edemiyorlar.
Zamanın birinde duyduğum şu cümle iliklerime kadar işlemişti benim “Şunları ortalıkta görmeye tahammül edemiyorum, böcek gibi ezmek lazım hepsini!”
Ah başörtüm…
“Meydan onlara mı kalsın!” diyenlerin kulakları çınlasın! “Meydanlar” uğruna değer mi zillet altına girmek!.. Asr-ı Saadetin sancılı günlerini bir düşünelim: Sahabe-i Kiram işkencelere maruz bırakılıp ayaklar altında çiğnendi. Peygamber Efendimiz müşriklerin taşlarına hedef oldu. Hz. Sümeyye mızraklandı, Hz. Yasir de şehid edildi ve onlar şehidler kervanının başını çekenlerdi. Ama hiçbiri boyun eğmedi! Sonra, Allah’ın izniyle Hicret’e karar verildi, Medine’ye. Mekke meydanları müşriklere bırakılırken, kalplerde İslamiyet’i yaşayıp, neşretmekten başka kaygı yoktu. Peygamberimizin de (a.s.m.) içinde bulunduğu o kutlu kervan, tüm kınayıcılara, tüm hakaretlere, işkencelere rağmen taat üzere sabrın en güzelini sundular, özellikle de biz ahir zaman kavmine..
Ürkek ve sinmiş… Hayır, bunlar değil bizi biz yapacak kelimeler! Vakur ve izzetli… Hakkını aramadan zulme boyun eğen değil, hak bildiği davada azimle sebat eden… Her zulüm bir bilinç yeşertir. İnandığın hakikate daha sıkı sarılırsan, haksızlıklarını bir tokat gibi, bir ateş gibi yüzlerine çarpacak kuvveti yakalarsın. Başörtülüler baş örtülerini bir giyim tarzı olarak görmediler ve görmeyecek bilinçtedirler. Onlar hiçbir zaman, demokratik haklarını dilenmediler! Kimliksiz, silik ve lütuf beklentili tavırlara hep karşı oldular. Onurları ve ilkeleriyle dimdik durdular. Çünkü başörtüsüne uzanan elin, aslında varlıklarına uzandığının farkındaydılar. Biliyorlar ki, bu meydanların gerçek sahibi Allah’tır. O’nun vaad ettiği gerçek meydanlar olan Cennet alemini, cam şişeler hükmündeki yalancı meydanlara tercih etmediler ve bu zulme boyun eğmediler!
Said Nursi, “Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de” diyordu. O’nun “ahiretimi de feda ettim” ifadesi, iman hakikatlerinden taviz verdiği anlamına asla gelmedi. Said Nursi’nin bu ifadelerini te’vil olarak öne sürerek zulme boyun eğen Müslümanlar, acaba neden “Dünyamı da feda ettim” ifadesini atladılar. Nitekim, Ona küçümsenmeyecek büyüklükte maddi imkanlar teklif edildi, büyük makamlar sunuldu. Ama O, imanından aldığı kuvvetle, tüm bunları elinin tersiyle itti! “Neden kabul etmedin? Daha güzel hizmet eder, iman hakikatlerini daha çok neşrederdin?” diye soranlara, “Dahili ve harici yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tabi olmuyor, ta avam-ı ehli imanın nazarında, hayatı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bakiyeden başka hiçbir şeye alet olmadığından, fevkalade kuvveti ve hakikati, hücum eden şüpheleri ve tereddütleri izale eylesin. (Emirdağ Lahikası, s. 66)
Said Nursi böyleydi işte. Vakur ve izzetli... İbadetlerimizi ipotek altına koyup, yozlaşmış bir İslamiyet’in hizmeti için kullanılan piyonlar durumuna düşmemek için yapılan bir seslenişti Onunkisi.
Bizler, kölelerden özgürlük timsalleri ortaya çıkaran bir dinin, hakkı yaşamaya çalışan bir medeniyetin çocuklarıyız. Her şeyden evvel, Rabbimize dayanacağız. O’nunla savaşılamayacağını biliyoruz. Peki ya zulmedenler? Pek yakında bilecekler!..