ÖRTÜNMEK GÜZELDİR !

BU BLOG BAŞÖRTÜSÜ YASAĞINA KARŞI PLATFORM OLUŞTURMA AMACIYLA KURULMUŞTUR. BİR BLOG DA SİZ AÇIN !

DANIŞTAY

3/8/2007 · Kategori: NEDEN YASAK

Danıştay’ın 2006 yılı içinde takınmış olduğu tutum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin davasında verdiği tekil bir kararı Türkiye’de kanun hükmünde bir yasağa dönüştürmeye yönelikti. Alınan tartışmalı kararlarda, militarist zihniyetin hukuk sisteminde nasıl işlediği ortaya çıkarken; özellikle sokakta başörtüsü takan bir öğretmenin öğrenciler için “kötü örnek” teşkil edeceğinin söylendiği Aytaç Kılınç davası, sistemin başörtüsüne karşı verdiği mücadelede ileri bir noktaya işaret ediyordu. Tunus sokaklarında başörtülü Müslüman kadınların peşine düşen güvenlilik görevlilerinin Türkiye’de neden olamayacağı sorusunu kafasına işlemiş gibi görünen bu zihniyet, ilk işareti de sokakta başörtüsü yasağı şeklinde yorumlanabilecek kararıyla 2006 yılı içinde vermiş oldu.

 

Danıştay, Şubat ayında, iki önemli davada peş peşe verdiği kararlarla bir anda yasak gündemini hareketlendirdi. 8 Şubat’ta, “ortaöğretimden ayrılan, mezun olan ve yükseköğretimden ayrılan veya mezun olanlara” Açıköğretim Lisesi’ne geçiş veya kayıt olanağı tanıyan hükmün yürütmesini durdurarak, başörtülü öğrencilerin önüne yeni bir engel koydu. Kararın amacı, başörtülü okuyabilmek için, katsayı sorununu aşmak için ya da Milli Güvenlik Dersleri’nde başlarını açmak istemedikleri için Açıköğretim’e geçiş yapmalarını engellemekti. Ertesi gün, 9 Şubat 2006’da ise Danıştay tarihi bir karara imza atarak, Türkiye’deki yasakçılıkta kara bir sayfa daha açtı.

 

Danıştay, öğretmen Aytaç Kılınç davasıyla ilgili aldığı kararda, kamusal alanı sokağa taşıdı ve okul dışında da eğitimin “bir biçimde sürdüğünü” savunarak, okulda başı açık görev yapan bir öğretmenin okul dışında başını örtmesini “öğrencileri olumsuz etkileyeceği” gerekçesiyle “sakıncalı” buldu. Öğretmenin okul dışında başını örtmesini laikliğe ve başörtüsü yasağına aykırı bulan Danıştay; kararda, öğretmenin ‘dışarıda da en iyi örnek olması gerektiği’ vurgulayarak, başörtüsünün öğrenciler için “kötü örnek” teşkil edeceğini ifade etti.

 

Kararın alındığı davanın arka planı, yasağın militarist yapının eğitim alanındaki tahakkümünün başka bir örneğiydi: Gölbaşı Bayrak Garnizonu’ndaki anaokuluna müdür olarak atanan Aytaç Kılınç, kimliğindeki fotoğrafta başörtülü olduğu için görevliler tarafından içeri alınmadı. Okula girmesini engelleyen ise Garnizon Komutanı’ydı. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden “Bir daha oraya gitmeyin, Paşa telefon açıyor, size çok kızdı. Paşa ‘bir daha bu kapıya gelmesin’ diyor,” yanıtı alan Kılınç hakkında ayrıca “Paşa istedi” şeklinde yanıt alan Kılınç hakkında, daha sonra soruşturma açıldı ve neticesinde, “devlet memurunun itibarını sarsacak davranış” gerekçesiyle aylıktan kesme cezası verilerek, yöneticilik görevinden alındı. 

 

Bunun üzerine Kılınç dava açtı ve sonucunda, Ankara 6. idare mahkemesi, “Öğretmenin okula alınmayışının, o anda başı kapalı olması değil, daha önce aldığı kimliğindeki resminde başının kapalı olmasından kaynaklandığını belirterek, yalnızca bu husus esas alınarak davacının müdürlük görevine başlatılmadan öğretmenliğe atanmasında hukuka uyarlık görülmediği” gerekçesiyle dava konusu işlemi iptal etti. Bozma kararının Ankara Valiliği’nce temyiz edilmesi üzerine, dosya Danıştay 2. Dairesi’ne geldi.

 

Danıştay 2. Dairesi, idare mahkemesinin kararını bozdu. Bozma gerekçesinde ise yerleşmiş yargısal içtihatlara, “hiç bir düşünce ve görüşün, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâplarıyla medeniyetçiliği karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı” yargısına, “çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan düzenin, laiklik ilkesinin göz ardı edildiği bir ortam olmasının mümkün olmayacağına” atıflar yapıldı. Kararda, “eğitimin, yalnız bilimsel sistemler doğrultusunda yapılması, dogmalardan ve bilime ters düşen etkilerden uzak tutulmasıyla sağlanacağı” vurgulanarak, 2006 yılı içinde İslam’ı dogma olarak nitelendirme eğilimine de katkı yapıldı.

 

Kararda ayrıca “Eğitim öğretim kurumunda öğrenim görenlerin yaşlarının küçüklüğü itibariyle mantıksal değerlendirme ve çıkarım yapma çağından uzak oldukları” söylendi. Devamında, “en iyi örnek konumunda olması” gereken bir öğretmenin “okula geliş ve gidişleri sırasında da olsa söz konusu yasal düzenlemelerde belirtilen temel ilkelere aykırı davrandığı sabit olduğundan” denilerek, Aytaç Kılınç’ın, Bayrak Anaokulu müdürlüğü görevinden alınarak Mamak Kıbrıs Köyü İlköğretim Okulu’na çocuk gelişimi öğretmeni olarak atamasına ilişkin işlemde hukuka, kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırılık bulunmadığını hükmü verildi.

 

Danıştay kararının anlamı, “sokakta başörtüsü” takan bir öğretmenin “kötü örnek” teşkil edeceği ve okulda başını açsa da “iyi bir öğretmen” olamayacağıydı. Karar, açıkça yasağı sokağa taşıma hamlesiydi ki, bu hukuk kurallarının sistem tarafından hangi amaca hizmet ettirilmek istendiğinin de somut bir göstergesiydi. Karar, kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Yasak karşıtı platformlar ve dernekler, düzenledikleri eylemlerde “Yasak sokakta, despotizm zirvede” mesajını verirken, yargı makamlarının hukuksuzluğunu meydanlarda protesto ettiler. Karar, jurnalcilik misyonu üstlenen kartel medyanın bazı köşe yazarlarınca dahi temkinle karşılandı. Yazılarında, böylesine ağır bir kararın halkta kitlesel ve ciddi bir tepki doğurabileceği endişesi ağır basıyordu. Fakat korktukları başlarına gelmedi ve maalesef, başörtüsü yasağı tarihçesi göz önünde tutulduğunda, gerekçeleri ve hükmü hayli ağır bu yasakçı karar, hak ettiği ölçüde sert tepkiyle karşılamadı. Karar, Danıştay’ın 2006 yılı içindeki hukuksuzluğunun tek olmasa da en önemli örneğiydi. Sonraki dönemde, birçok yasakçı harekette, bu karara atıfta bulunuldu ve yasağın yasallaşmasında, Danıştay’ın kararı önemli bir dayanak noktası haline getirildi.

 

* * *

 

24 Şubat 2006’da Danıştay, ‘eşi başörtülü’ diye bir öğretmenin yurtdışına atamasını yapmayan Milli Eğitim Bakanlığı’nı haklı bularak, yasakçı tavrını sürdürdü. Danıştay 2. Dairesi, yurtdışındaki okullarda görevlendirilmek üzere açılan sınavda Türkiye ikincisi olan Abdullah Yılmaz’ın atamasını, MİT tarafından hakkında tutulan fişleme raporuna dayanarak yapmayan Bakanlık Değerlendirme Komisyonu’na destek verdi. MİT raporunda Yılmaz’ın eşi hakkında “Yılmaz’ın aynı okulda görevli öğretmen eşi Ayşe Yılmaz’ın okula perukla gelip gittiği ve günlük hayatında tesettüre uygun bir şekilde giyindiği” ifadesine yer veriliyordu. Danıştay’ın verdiği karar atamalardaki “başörtülü eş” kriterini yasallaştırırken, yasak söz konusu olduğunda kişiler hakkında usulsüzce yapılan fişlemelerin delil kabul edildiğini göstermesi açısından da ayrıca önem taşıyordu.

 

Mezkûr karardan birkaç gün sonra, tam da 28 Şubat askeri darbesinin arifesinde, Danıştay, 28 Şubat’ın yasakçı ruhunun yaşadığını gösteren başka bir karara daha imza attı ve başörtülü girdiği için sınavı iptal edilen bir öğrencinin savunmasını reddetti. Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı’na başörtülü girdiği için hakkında tutanak tutulması üzerine, ÖSYM tarafından sınav kılavuzunda belirtilen kurallara aykırı olarak sınava girdiği için sınavı geçersiz sayılan öğrencinin “İlahiyatta başörtüsü takmam öğretildi” savunmasını kabul etmeyen Danıştay, gerekçesinde, “Türban takmak laikliğe aykırı” diyerek, yasak inadından vazgeçmedi.

 

20 Nisan 2006’da, Danıştay, Açıköğretim’e geçişlerle ilgili aldığı yasakçı karardan sonra, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Açıköğretim Lisesi’ne yeni kayıtlar yapılabileceğine ilişkin 1 Mart 2006 tarihli kararının da yürütmesini durdurdu. Başörtüsü yasağının İmam-hatip sorunundan ayrı tutulmadığının somut örneğini teşkil eden karar sonucu, binlerce öğrenci mağdur oldu. Fakat Danıştay tüm bu yasakçılığı, “laiklik” ilkesiyle savunmaya devam etti.

 

Danıştay’ın 138. kuruluş yıldönümünde konuşan başkan Sumru Çörtoğlu, laiklik ilkesi gereği kılık-kıyafet devrimi yapıldığını söyleyerek, “Dinin, bireyin manevi alanının dışına çıkarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara dönüşmesi durumunda, kamu düzenini ve güvenliğini korumak amacıyla anayasanın öngördüğü sınırlamaların yapılması laiklik ilkesinin gereğidir” dedi. Başörtüsü yasağının laikliğin gereği olduğunu söyleyen Çörtoğlu, devletin özgürlükleri sınırlandırabileceğini savunan yaklaşımı ile üst makamlardaki hukukçuların haktan ne anladıklarını da beyan etmiş oldu.

* * *

 

17 Mayıs 2006 tarihinde Danıştay’a yapılan kanlı saldırı ise önemli köşe taşlarından biriydi. Danıştay İkinci Dairesi toplantı halinde iken, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat Aslan Alparslan’ın silahlı saldırısına uğraması; yeni bir 28 Şubat havası estirilmek için bahane edilerek, yoğun bir kampanya başlatılmak istendi. Fakat Aslan Alparslan ve çevresindeki çeteci oluşumun arkasından bazı emekli askerlerin çıkması ve sonrasındaki kirli bağlantılar çıkınca, “irtica terörü” nitelendirmeleri havada kaldı. Fakat saldırının Danıştay’ın “sokakta başörtüsü yasağı” şeklinde yorumlanan kararına tepki şeklinde nitelendirilmesinden de vazgeçilmedi.

 

Danıştay Başkanvekili Tansel Çölaşan, olay henüz aydınlanmadan “Bunlar türban kararından ötürü… Yapılanlar yanlış, bu sadece Danıştay’a yapılan bir saldırı değildir, lanetlemek yetmez. Toplumsal mutabakatı bozanlar suçludur. Onlar kendilerini biliyor,” şeklindeki sözleriyle medyadaki başörtüsü düşmanlığının fitilini de ateşledi. Bu süreçte, sokakta yasak kararını alan üyelerin fotoğraflarını yayınlayarak, saldırıyı kışkırttığı bahanesiyle Vakit gazetesine yönelik medyatik bir linç de başlatıldı.

 

Danıştay saldırısında hayatını kaybeden Mustafa Yücel Özbilgin’in Ankara’daki cenaze töreni çirkin bir gösteriye dönüştürüldü. Cenaze öncesinde yapılan yürüyüş sırasında, kortejdeki bazı kişiler, yol kenarında yürüyüşü izleyen başörtülü kadınlara sözlü saldırıda bulundular. İstanbul’da ise adliye koridorunda başörtülü bir avukat, yaşlı bir kadının saldırısına uğradı. Her ne kadar dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, cenaze törenindeki çirkin gösterilerin bir gün değil her gün gösterilmesini dilese de, kamuoyunda istenilen hava bir türlü yakalanamadı. Bu sistemin ideolojisini toplumsallaştırabilmede ve kitleleri istediği doğrultuda harekete geçirmede ne kadar zayıflığının da işaretiydi.

 

Danıştay, bu saldırı sonrasında başörtüsüyle ilgili önüne gelen her davada başörtülülere bir nevi “kan davalısı” şeklinde yaklaştığını gösterir tarzda başka kararlar daha aldı. Böylece karanlıktan sıkılan kurşunun faturası başörtüsüne kesilmiş oldu. 11 Ağustos 2006’da Danıştay Açık lisede başörtüsü yasağı kararı aldı. Eğitim-Sen’in açtığı davayı karara bağlayan Danıştay öğrencilerinin yüzde 90’a yakını 20 yaşın üzerinde olan, bir kısmı da 50 yaşını geçen kişilerin okuduğu açık lisede başörtüsü yasağı uygulanmasını istedi.

 

Danıştay; 29 Ağustos’ta ise Eğitim-İş Sendikası’nın açtığı davada, Milli Eğitim Bakanlığının Merkezi Sistem Sınav Yönergesi’nin “adayların temiz, düzenli ve aşırılığa kaçmadan bir kıyafetle sınava girmelerini sağlar” ibaresinin yürütmesini durdurdu. Dava konusu edilen 11.maddenin (i) bendinde “başı açık” ibaresinin bulunmadığına dikkat çeken Danıştay, yasakçı tavrını pekiştirdi.

 

Sonuç olarak, Danıştay, 2006 yılı boyunca aldığı birçok hukuksuz karar ile başörtüsü yasağında, resmi ideolojiye kanuni lojistik sağlarken, YÖK ve Köşk ile sağladığı kurumsal mutabakata sadakatle hizmet etti. 28 Şubat sürecinde kışlalarda verilen brifinglerde yapılan ezberlerin henüz bozulmadığı, Danıştay’ın yasakçı kararlarıyla anlaşılmış oldu.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

« Önceki :: Sonraki »