ÖRTÜNMEK GÜZELDİR !

BU BLOG BAŞÖRTÜSÜ YASAĞINA KARŞI PLATFORM OLUŞTURMA AMACIYLA KURULMUŞTUR. BİR BLOG DA SİZ AÇIN !

YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMU

3/8/2007 · Kategori: NEDEN YASAK

 12 Eylül cuntasının kötü bir mirası olarak varlığını sürdüren Yükseköğretim Kurulu, militarist zihniyetin kendisine sağladığı avantajlı konumu, sistemin varlığını koruma ve kollama noktasında gayretle kullanmaktadır. YÖK, 2006 yılındaki uygulamaları ile eğitim sistemi üzerindeki baskı ve kontrol aracı olma misyonunu başarıyla yerine getirmekle kalmamış, ayrıca siyasi arenada takındığı hükümet karşıtı tutumla da ciddi uygulamalara imza atmıştır. Erdoğan Teziç yönetimindeki YÖK, YÖK denetimindeki ÖSYM ve üniversite rektörler, başörtüsü ve katsayı sorunlarında yasak mekanizmasını işlettikleri gibi yeni alanlara taşıyarak, ideolojik görevlerine uygun bir politika izlemiştir.

 

            YÖK’ün üniversiteler üzerinde resmi ideolojinin tahakkümünü kurabilmek için rektörler aracılığıyla ciddi bir denetim mekanizması işlettiğinin 2006 yılı içindeki ilk göstergesi Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ndeki fişleme skandalı oldu. Yolsuzluklar ve şaibelerle çalkalanan üniversitenin rektörü Yücel Aşkın’ın YÖK için hazırladığı dosyalarda, özellikle eşleri başörtülü öğretim üyelerini fişlediği ve fişlediği kişilerin birçok hakkını ihlal etmesi, akademide yasağın sadece öğrencilere yönelik uygulanmadığını da gösterdi.

 

Aynı üniversitede, Eylül ayında, Yücel İslam adlı öğretim üyesi hakkında “derse girmeyen başörtülü öğrencileri sınava girmeden geçirdiği” ve “Atatürk'ün hatırasına hakaret” iddialarıyla açılan üniversite ve savcılık soruşturmaları, YÖK’ün başörtüsüne müsaade eden öğretim üyelerine yönelik açık bir tehdidi olarak değerlendirildi.

 

            YÖK’ün yasakçılığının diğer bir boyutunda doğrudan kendisine bağlı Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) eliyle yürütülen uygulamalar vardı. 2006 yılında ÖSYM tarafından farklı zamanlarda ve çeşitli alanlarda yapılan 34 sınavın hiçbirine başörtülü fotoğraf ile müracaatlar kabul edilmedi; adaylar sınav salonlarına başörtülü sokulmadı ve başörtüsüyle sınava giren adaylar hakkında düzenlenen tutanaklar sonucunda sınavları geçersiz sayıldı. Bu haksız işlemin yasal gerekçesinde Danıştay’ın yine 2006 yılı içinde aldığı bir kararın da rolü vardı.

 

            YÖK tarafından uygulanan başörtüsü yasağının en baskıcı uygulaması Öğrenci Seçme Sınavı’na başvurular esnasında yaşandı. 1 Şubat–10 Mart tarihleri arasında yapılacak başvurularda yeni kural ve yöntemler ihdas eden ÖSYM, başörtülü lise öğrencilerini, yükseköğretimde uygulanan yasağın vahşi yüzüyle henüz başvuru aşamasında tanıştırdı.

 

ÖSYM, sınav başvuruların kabul edileceği merkezlerde, adayların fotoğraflarının başvuru merkezi görevlileri tarafından çekilmesi kararı alarak, yasakta “kabin” uygulamasıyla ikna odalarını çağrıştıran yeni bir dönem başlattı. ÖSYM, 'başvuru merkezi görevlisi' olan öğretmenleri 2 günlük eğitime tâbi tuttu ve verilen eğitimler sırasında “Öğrencilerin fotoğraflarını çekerken özellikle başlarının açık ve sakalsız olmalarına dikkat edin. Başörtülü veya sakallı olarak gelen öğrencilerin fotoğraflarını çekmeyin. Başörtülü öğrencilerden başlarını açarak fotoğraf çektirmelerini isteyin. Peruk takmak isteyen öğrencilerin de fotoğraflarını çekmeyin,” şeklinde uyararak, yasak konusundaki hassasiyetini ortaya koydu.

 

            ÖSS sınavıyla ilgili ÖSYM’nin yasak hazırlığı kabinde fotoğraf uygulamasıyla da sınırlı kalmadı. Haziran ayı içinde, ÖSYM’nin hazırlattığı “bina sınav görevlileri eğitim programı” CD’sinde, sınava başörtülü gelen bir öğrencinin başının nasıl açtırılacağının ayrıntılı olarak gösterildiği ortaya çıktı. Animasyonda, içeri girmek için bekleyen başörtülü adayı engelleyen bina sınav sorumlusu, orada bir kabini işaret ediyor ve kabine doğru hiç itiraz etmeden giden başörtülü öğrencinin görüntüleri kare kare gösteriliyordu. Sınav görevlileri için gönderilen uygulama yönergesinde yasağın sadece öğrencilerle olmadığı ise “görev mahallinde başın daima açık olması” uyarısıyla yapılıyordu.

 

* * *

 

            Öğrenci seçme ve memur alımı sınavlarını, başörtülü adaylara zulüm sürecine çeviren YÖK, yasakçı tavrını İmam-hatip liseleri ve katsayı sorunlarında da sürdürdü. 28 Şubat sürecinde üniversitelerde yeniden yükselen başörtüsü yasağıyla birlikte İmam-hatip liseleri de hedef alınmış ve üniversite sınavlarında İHL öğrencilerinin kazanma şanslarını büyük ölçüde azaltan katsayı uygulaması getirmişti.

 

Halen devam etmekte olan bu uygulama, 2006 yılında AKP Hükümeti’nin attığı bazı adımlarla sık sık gündeme geldi. Ne yazık ki; başörtüsü sorunuyla katsayı sorununu birbirinden bağımsız konularmış gibi ele almaya çalışan Hükümet; Yükseköğretim Kurulu’nu olması gerektiği zemine çekecek yeni bir yapılanmayı henüz başaramadığı için, katsayı sorununda istediği çözümü bir türlü sağlayamadı. Attığı yanlış ve çözüm getirmeyeceği daha en başından tahmin edilebilen adımlar yüzünden sorunu eskisinden daha karışık hale getiren Hükümet, kötü sonuçları ise YÖK’e ve Danıştay kararlarına havale ederek sorumluluk almaktan kaçındı.

 

            Hükümet, Açık Lise yönetmeliğinde yaptığı bir değişiklik ile İHL’den açıköğretime geçiş formülünü çözüm olarak ortaya attı. YÖK’ün itirazı Danıştay tarafından kabul edilince, YÖK tarafından 11 Mart 2006’da meslek liseli adayların açık lise diplomasıyla ÖSS'ye başvuramayacağını açıklandı. Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına dayanarak alınan kararla, kazanılmış hakların dahi yok sayılacağı ilan edildi. Hukuk tanımazlığın açık bir ifadesi olan karar, sadece Hükümet’e değil aynı zamanda halka karşı bir meydan okumaydı fakat ne Hükümet, ne de meslek ve İmam-hatip liselerinde çocukları okuyan on binlerce aile bu meydan okumaya hak ettiği cevabı verme sorumluluğunu yerine getiremedi.

 

            YÖK, İHL öğrencileriyle mücadelesindeki kararlılığını, ilahiyat fakültelerinin ilköğretim okulları için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni yetiştirmeyi amaçlayan bölümlerinin eğitim fakültelerine bağlanması kararıyla bir kez daha gösterdi. Karar ile ağırlıklı olarak İHL mezunu başörtülü öğrencilerin tercih ettiği bölümün önü kapatılmış oldu. Temmuz 2006’da ise bölümün programında bazı değişikliklere gidildi. Atatürkçülük zorunlu ders yapılırken, Kur'an dersinde öğrencilerin başlarını kapatabileceği düşüncesiyle, bu derslerin İlahiyat fakültelerinde verilmesi planlandı.

 

İlahiyat Fakültelerinde okutulan bazı ders isimlerinin ‘Türkçeleştirilmesi’ ise YÖK’ün laiklik ve milliyetçilik anlayışının faşizm ve totalitarizmden bağımsız olmadığının ifadesiydi. 28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağının odağında yer alan İlahiyat Fakülteleri’ne baskı yapmak için, fakültelerin kontenjanları sürekli düşüren YÖK, bu uygulamasına 2006’da yılında da devam etti. Birçok fakülte, kontenjan verilmediği için “hayalet fakülte”ye dönüştü.

 

Başörtüsü yasağında, AİHM kararından sonra hiçbir sorun kalmadığını iddia eden YÖK Başkan Vekili İsa Eşme ve Başkan Erdoğan Teziç, yıl boyunca yaptıkları açıklamalarla yasağın yılmaz savunuculuğu rollerini üstlendiler. Teziç ve Eşme, katsayı konusunda sürekli ‘bilimsel’ davrandıklarını belirtmelerine rağmen, her defasında ‘katsayı uygulamasından vazgeçilirse rejim açısından tehlike doğabileceği’ fikrini delil getirerek, asıl niyetlerini açıkça sergilediler.

 

Erdoğan Teziç, katsayı konusunda karşı fikir beyan edenlerin konuşmasına dahi fırsat tanımazken, Danıştay saldırısı sonrasındaki konuşmalarında idealindeki yasağı anlatır gibiydi. Okulda başı açık görev yapan bir öğretmenin okul dışında başını örtmesini laikliğe ve başörtüsü yasağına aykırı bulan Danıştay’ın kararından sonra konuşan Teziç, kamusal alan tabirinin kapsamadığı alan olamayacağını şu görüşleriyle izah etti: “Yolda yürüyorsunuz. Tesettürlü bir kadınsınız. Polis 'sizi tanımakta güçlük çekiyorum' dediği zaman yüzünüzü açmak zorundasınız. Sizi tanımakta güçlük çekiyorum dediği anda orası kamusallaşır. Evinizde bile olsa...”

 

* * *

 

Cumhurbaşkanı ve YÖK başkanı örnekliğinde hareket eden rektörler 2006’da başörtüsü yasağında her türlü gayreti sergilediler. Van ve Samsun rektörleri, eşleri başörtülü personeli fişlerken; Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Rektörü Prof. Dr Bektaş Açıkgöz ‘sorun’un önünü baştan kesmenin formülünü buldu. Rektör Açıkgöz, doçentlik ve profesörlük kadrosu vereceği öğretim üyeleriyle bizzat görüşmeyi ve görüşmelere eşlerin de getirilmesini zorunlu tutarak, eşi başörtülü olan öğretim üyelerine doçentlik ve profesörlük kadrosu vermemeyi amaçladığı anlaşıldı.

 

Rektörler yasakçı tutumlarını sürdürürken, hiçbir ölçü tanımadıklarını ortaya koydular. Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi kampüsü genel yemekhanesine öğrencilerin başörtülü girmesinin yasaklanması bu tespite delil teşkil eder mahiyetteydi. Danıştay saldırısı sonrasında Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı’nın davetiyle gerçekleşen rektörler toplantısında “daha fazla ve sıkı yasak” kararı alındığı ise 24 Mayıs’ta Gazi Üniversitesi’nin uygulamakta olduğu başörtüsü yasağı kampüs kapılarına kadar genişletmesiyle ortaya çıktı.

 

Rektörler, Köşk’ten indikten sonra, akademideki uluslararası başarısızlığı ve dünyanın en iyi üniversiteleri arasında neden Türkiye’den bir üniversite bulunmadığı sorusunu bir kenara bırakarak, Hükümet karşıtı bir mücadeleye giriştiler. Kuvvet komutanlarından sonra, üniversite açılışlarında da rektörler “irtica, laiklik” ve “bölünmez bütünlük” nutukları attılar ve gerekirse birer nefer olarak çarpışabileceklerini ilan edecek kadar ileri gittiler.

 

Yolsuzlukların üstünü yasaklarla örtmeye alışık olan bu zihniyet, kampüslerden içeri başörtülü girmemesi için her türlü yolu denedi. Yasak sadece öğrencilerle sınırlı kalmadı ve öğrenci velileri de kampüs sınırları içine başörtülü giremedi. Başarısızlıklarının hesabını vermeye yanaşmayanlar, açılışlara davet ettikleri askerlerle birlikte ellerindeki bayraklarla bando eşliğinde marşlar söylerken, ortamdan aldıkları cesaretlere başörtülülere iftira atabildiler.

 

Harran Üniversitesi rektörü, bu kampanyada iddialarıyla dikkat çeken bir isim oldu. Üniversite açılışında konuşan rektör Uğur Büyükburç, “Özellikle son bir kaç yıldır üniversitemizi tercih eden kız öğrencilerin yüzde 1'den daha azı imam hatip lisesi mezunu olmasına rağmen, genel lise mezunu öğrencilerin bir grup cemaatler tarafından bedava yurt ve yemek uğruna tesettüre sokuldukları gözlenmektedir,” şeklinde asılsız iddialar ortaya atarken, söylediklerine dair hiçbir delil getirmedi. Söz konusu resmi ideolojinin savunuculuğu olduğunda, hukuki ve ahlâki kuralları tanımayacaklarını gösteren yasakçılar, insani değerlerden yoksun olduklarını Kayseri Üniversitesi’nde Ramazan ayında yaşanan hadise vesilesi ile ilan ettiler.

 

Kayseri halkının yardımlarıyla öğrencilere üniversite kampüsünde verilen iftarda, başörtülü öğrencilerin, iftar vaktine beş dakika kala “Başörtülüler dışarı!” diye bağıran güvenlik görevlilileri tarafından zorla dışarı çıkarılması, başörtüsü yasağının nasıl bir insanlık dışı uygulama olduğu gerçeğini gözler önüne serdi.

 

Söz konusu olayda düşündürücü diğer boyut ise yemekhanedeki çoğunluğun, yaşanan hadise karşısındaki sessizliğiydi. Bir taraftan “Allah rızası” için oruç tutanların diğer taraftan “Allah’ın emri” olduğu için örtünen arkadaşlarının dışarı çıkarılmalarına müdahale etmemeleri, yasakçıları azgınlaştıran önemli bir faktörün de bu trajik kayıtsızlık ve tepkisizlik olduğu hususunun altını çizdi.

 

Benzer bir olay, Malatya’daki Öğretmenler Günü töreninde “Başörtülüler dışarı” şeklinde yapılan anonstan sonra da yaşandı. Bir veli, uyarıyla birlikte başörtüsünü açarken, bazı veliler dışarı çıktı ama salondaki çoğunluk bu sahne karşısında sadece seyirci konumunda kaldı. Olayda dikkat çeken başka bir durum da, Malatya İl Milli Eğitim Müdürü’nün öğretmenlere uygulanan başörtüsü yasağını normal karşıladığı yönündeki beyanatıydı.

 

* * *

 

Başörtüsü yasağı ve katsayı konusunda her yaptığının yanına kâr kalmasına 2006 yılında iyice alışan YÖK, halkın sessizliğinden aldığı cesaretle başörtüsü yasağında amansız mücadelelerini hukuki, ahlâki ve insani hiçbir kriteri kabul etmeden sürdürürken, yasağın alanlarını genişletmekten de geri durmadılar. Buna karşın, başta eski rektör Alemdaroğlu olmak üzere bazı rektörler; yolsuzluk, rüşvet, iftira, adam kayırma, ihaleye fesat karıştırma, haksız kazanç elde etme ve kadrolaşma gibi suçlardan haklarında açılan onlarca davada, YÖK’ün şerhi dolayısıyla yargılanamadılar.

 

Her istediğini yapan ve yasak uğrunda her türlü hukuku rafa kaldırmaya cesaret edebilen YÖK’ün dokunulmazlığı karşısında, Hükümet’in eylem planında yer alan YÖK reformunu bir türlü gerçekleştirememesi, siyasi iradenin zayıflığı şeklinde yorumlanırken; Cumhurbaşkanlığı, Danıştay ve YÖK troykasının aldıkları kararlar, yasak tarihinde geri dönülemez bir noktada bulunduğumuzu gösterdi. Oligarşik bürokrasinin 1980 darbesinden kalma yetkilerle halk üzerinde kurduğu baskı mekanizmasını çözebilecek siyasi iradenin ortaya koyulamaması karşısında, sivil muhalefetin güçlenmesi ve yasak karşısında kesintisiz bir eylemlilik içinde bulunması gerektiği bu vesileyle bir kez daha anlaşıldı.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

« Önceki :: Sonraki »